Tahran’ın Kudüs Penceresi

ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık’ta Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı İslam dünyasında olduğu gibi komşumuz İran’da da oldukça sert karşılandı. Trump’ın tepki çeken kararının ardından 13 Aralık’ta İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü Kudüs toplantısının ardından çıkan karar bildirgesi Tahran’ı memnun etmedi. İran açısından karar bildirgesi, kınama ve reddetme ile yaptırımı olmayan bir bildirge niteliğinde değerlendirildi. Ayrıca bildirgede Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması ifadesi, bu ülkenin yıllardır savunduğu başkenti Kudüs olan özgür ve bağımsız Filistin ülküsüne ters düşmekteydi. Peki İran’ın Kudüs meselesi ve İsrail’e bakış açısı nedir?

İran İslam Devrimi ve Kudüs

İsrail’i bir devlet olarak tanımayan İran, İslam Devrimi’nin ikinci gününde ülkede bulunan İsrail Büyükelçiliğini boşaltmış, diplomatları sınır dışına çıkartmıştı. İslam devrimi sonrası ülkeyi ilk ziyaret eden isim Filistin devlet başkanı Yaser Arafat olmuş ve bu ziyarette boşaltılan İsrail büyükelçilik binasına Filistin bayrağı çekilmiş ve burası Filistin büyükelçiliği olarak ilan etmiştir. Halen başkent Tahran’da bulunan büyükelçilik binasında Filistin devleti temsil edilmektedir. Özgür Filistin düşüncesinin İran’da her daim akıllarda olmasını isteyen İran İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni, “İslami vahdet ve ilahi birlik sayesinde bugün bir tek safta birleşen İran millet, devlet, meclis, ordu ve diğer silahlı kuvvetleri, insan haklarına tecavüzde bulunan her şeytanî güce karşı durarak mazlumu savunmaya ve Kudüs ile Filistin tekrar Müslümanlara dönünceye kadar aziz Filistin ve Kudüs’ü desteklemeye kararlıdırlar. Dünya Müslümanları Kudüs gününü dünyadaki bütün Müslümanların, hatta dünya mustazaflarının günü olarak kabul etmeli ve o hassas noktadan hareketle müstekbirler ve dünyayı sömüren yamyamların karşısına dikilerek mazlumları müstekbirlerin zulümlerinden kurtarıncaya kadar mücadeleden vazgeçmemelidirler.”1 diyerek Ramazan ayının son Cuma gününü Kudüs Günü olarak ilan etmişti. 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin ontolojik olarak önüne koyduğu ilk hedef de Kudüs’ü özgürleştirmekti. Geride kalan otuz sekiz yılda İran’ın mevcut sistemi, Filistin davasının gerçek hamisi olduğunu iddiasını sürekli gündemde tuttu.

İran’ın Kudüs Stratejisi

İran’ın Filistin ve Kudüs meselesine ilişkin bakışını, İslam Devriminin ilk günlerinden itibaren günümüze kadar manevi boyutu kadar stratejik olarak da tanımlamak mümkündür. Ülkenin siyasi ve dini olarak en üst yöneticisi olan ve İran’da İslam Devrimi Rehberi olarak anılan, ülkemizde bilinen sıfatı ise Dini Lider olan Ayetullah Seyit Ali Hamanei, Kudüs meselesini şu şekilde tanımlamaktadır: “Kudüs meselesi, bizim kadim meselemizdir. Defalarca söylediğimiz gibi biz bir süreliğine rant sağlamak için Kudüs’ten bahsetmiyoruz, bu bizim stratejik meselemizdir. Kudüs bizim için Tahran ve Meşhed şehirlerinden farksızdır. Kudüs bizim evimizdir. Elbette biz Kudüs’ün sahipliğini iddia etmiyoruz. Fas Konferansı’nda ortaya atıldığı gibi, İran’ın Kudüs’ü işgal etmek istediğine dair tutturulan söylemleri kimsenin ağzına almasına da izin vermeyiz. Kudüs şehri, Kudüs  halkınındır. Onlar Müslüman kardeşlerimizdir. Tıpkı İsfahan, Şiraz, Tahran ve Meşhed gibi Kudüs’te İslam şehridir. Bu şehirler, düşmanın hâkimiyetinde olduğunda nasıl kurtarmaya çalışırsak, Filistin’in şehirlerini de öyle kurtarmaya çalışıyoruz. Kudüs  ve tüm Filistin topraklarını İslam düşmanlarının kontrolü altına düşmüş ve kurtarılarak halkına geri verilmesi gereken İslam şehirleri olarak hissediyoruz.”2

Bu sözler Kudüs meselesinin bu ülkede milli bir mesele olarak içselleştirildiğini göstermesi bakımından çarpıcıdır.

İran’a Yönelik Suçlamalar

Tahran’ın Filistin meselesine bakış açısından suçlandığı iki noktaya da değinmekte fayda var. Birincisi İran’ın bu meseleye de mezhepçi yaklaştığı, ikincisi Yahudi düşmanlığı yaptığı şeklindedir. Bu algı İslam dünyası ile birlikte ülkemizde de yaygınca kabul görmektedir. Suçlamaların ilki ile ilgili şu bilgileri paylaşmak mümkün: İran’ın mezhep ayrımı gözetmeden Filistin’in özgürlüğü için mücadele eden bütün örgütlere destek verdiği aşikâr. HAMAS, İslami Cihad, FHKC hatta El Fetih gibi direniş hareketleri ile Lübnan’daki Hizbullah bu örgütlerden bazılarıdır. Burada mezhep ayrımı gözetilmeden özgür Kudüs mücadelesine destek öne çıkmaktadır. İkinci suçlama ise aktardığımız üzere, İran’ın Kudüs meselesini Yahudi düşmanlığı temeline oturttuğudur. İran Dini lideri Ayetullah Hamanei’nin bu konuya ilişkin şu açıklamalarına dikkatli bakmak gerekir: “Elbette Kudüs halkının tamamı Müslüman değil, ancak çoğunluğu Müslümandır. Orada Müslümanlar, Nasranîler ve Yahudiler birlikte yaşayabilirler. İslam ülkelerinin Siyonist düşmanlara karşı ciddi bir harekette bulunmaları gerektiğine inanıyoruz. İsrail ortadan kaldırılmalı sözünün özü şudur: Filistin Yahudileri İslam devletinin hâkimiyeti altında yaşamayı kabul ederse, orada yaşayabilirler. Davamız Yahudi düşmanlığı değildir, davamız Müslüman topraklarının zorla gasp edilmesidir. Eğer Müslüman liderler ve başkanlar dünya güçlerinin etkisinde kalmazlarsa, bu görevi yerine getirebilirler. Ancak ne yazık ki bunu yapmıyorlar.”3

Hamanei’nin sözlerinin devletin resmi düşüncesi olduğunu sanırım tekrar etmemize gerek yoktur.

Kudüs Gücü Ordusu

İran’ın, İslam Dünyası içerisinde Kudüs’ün özgürleştirilmesi amacıyla resmi bir askeri birlik kuran tek ülke özelliğini de bir kenara not etmek gerekir. İran-Irak Savaşı sırasında kurulan, Kudüs Gücü Ordusu, İran Devrim Muhafızları bünyesinde bulunan en seçkin birlik olarak kabul edilir. Birliğin emir komuta zincirinin en üstünde ise İran Dini Lideri bulunmaktadır.

İran Devrim Muhafızları’nın sınır dışında olan bütün askeri operasyonları bu birliğin sorumluluğundadır. Karargâhı ve kaç kişiden oluştuğu resmi olarak açıklanmayan Kudüs Gücü Ordusu’nun, kuruluş felsefesi Kudüs’ün işgalden kurtarılmasıdır.

İran’ın Çözüm Planı

İran İslam Cumhuriyeti’nin günümüzdeki tartışmalara bakış açısını anlamak için şu bilgi de faydalı olacaktır. Tahran yönetimi İsrail’i tanımamakla beraber Tel-Aviv yönetimini “İşgalci” veya “Siyonist rejim” olarak kabul etmektedir. Bu çerçevede Tahran, başkenti Kudüs olan Filistin mücadelesinin sadece dini bir bakış açısı ile değil, anti-emperyalist ve anti-Siyonist cephenin genişletilerek verilmesi gerektiğini savunmaktadır.

İran, İsrail’e karşı silahlı mücadelenin sonuna kadar devam etmesinden yanadır. Yine de kendisini İsrail ile savaş durumunda olan bir ülke olarak tanımlamaz. Filistin meselesinin demokratik yollarla çözüme kavuşacağına yönelik bir perspektifi olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, Filistin’de ülkenin tamamını kapsayan bir referandumun yapılması gerektiği görüşü öne çıkmaktadır. İran’a göre yapılacak referandum, Filistin topraklarında yaşayan Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve ülke dışına göçe zorlanmış mülteci Filistinlileri de kapsamalıdır. Bu referandumda yasadışı olarak ülkeye gelen göçmenlerin de geleceği tayin edilmeli ve ülkenin geleceği belirlenmelidir.