Kudüs’te Çare: Yer Gök İntifada

Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır. Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür.

1995 yılından beri askıda tutulan Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma kararının Trump tarafından işleme konulması sadece Müslümanları değil kimi Amerikalıları da derinden sarstı. Bu kararın akisleri devam ediyor ve suya atılan taş misali sebep olduğu dalgalar halka halka genişleyerek yayılıyor.

Bu karar İbrahim Kalın’ın ifadesiyle uykuya gömülü İslam âlemini harekete geçirdi. Durağan suları hareketlendirdi. Bu açıdan kimileri ‘Trump’a ne kadar teşekkür etsek azdır.’ kabilinden değerlendirmeler yapıyorlar. Hoş Trump’ın bizzat kendisi de bu kararın kendisini aştığını anlamış olmalı ki imzaladığı elçiliği taşıma belgesini okurken kekelemiş ve dili sürçmüştür. İmzasını da kargacık burgacık bir şekilde atmıştır. Organları kendisine eşlik etmekten imtina etmiştir. United States ibaresini okurken S harfini Ş harfi ile değiştirmiştir. Bu olsa olsa olayın büyüklüğüne ve vahametine işaret eder.

Türkçede ‘can havli’ diye bir deyim vardır bu deyimin paralelinde olayın havli yani sarsıntısı yaşanmıştır.

Nitekim eski başbakanlardan Bülent Ecevit, 11 Eylül hadisesinin akabinde olayın büyüklüğü karşısında adeta küçük dilini yutarak Amerika Birleşik Devletleri yerine ‘Birleşik Amerika Devletleri’ ifadesini kullanmıştır. Kısaca Balfour’dan yüz yıl sonraki beyannameyi okurken Trump’ın ağzı burnu yamulmuştur.

Trump’ın Motivasyonları

Trump’ın durduk yerde 1995 yılından beri askıda bulunan söz konusu kararı askıdan indirmesi, neye delalet etmektedir? Niye bu karara işlerlik kazandırmak istedi ve aktif hale getirdi? Onu ne motive etti ve bu kararını hangi motivasyona borçludur? Kararın arkasında ne vardı ve hangi amaç güdülmüştür? Bunlar cevaplanması gereken sorular. Trump öncelikli olarak bu hususta etkin çevrelere seçim vaadinde bulunmuştu. Bu doğru olmakla birlikte tek başına yeterli bir izah değildir. Zira nice konularda sabık başkanlar da halka söz vermişler ve Beyaz Saray’a kurulur kurulmaz sözlerini, vaatlerini unutmuşlardı. Böylece siyaseten doğru olanı (politically correct) yapmışlardı. Trump seleflerinin hilafına neden siyasi olarak yanlış olanı seçti?

Siyasi motivasyon olarak kuyruğu skandallarla kısılan Trump’ın, Yahudi lobisine ihtiyacının giderek arttığı bilinmektedir. Camridge veya Flyyn skandalı Trump’ın peşini bırakmıyor onu siyasi giyotinden ancak güçlü ve nafiz çevreler kurtarabilir. ABD’de ise Siyonist çevrelerden veya AIPAC gibi Yahudi lobilerinden daha güçlüsü yok. Fırtınalı siyasi günlerde Trump güvenli bir limana demir atmak istemiş olabilir. Trump, Yahudi asıllı kumarhaneler kralı ve Las Vegas Sands’ın sahibi Sheldon G. Adelson’dan seçim kampanyası sırasında 20 milyon bağış almıştı. Kimilerine göre bunun diyetini ödüyor. Bu izahı beğenmeyip; bu kadar basit olabilir mi, diyenlere de saygımız var tabii. Netanyahu ile Trump skandallarla boğuşuyor, ülkeleri onların skandallarıyla çalkalanıyor, bu açıdan sırt sırta verip bu badireyi atlatmanın yolunu arıyorlar. Bunun bedeli de galiba Kudüs’le ilgili dondurulmuş kararı buzdolabından çıkarmaktır. Kısaca bütün izah denemelerinde konu gelip İsrail’le ilişkilere dayanıyor. Elçilik kararı Trump’ın siyasi geleceğini kurtaracak can simidi. Ayrıca içeride eşi Sara’dan dolayı sarsıntı geçiren Netanyahu, Trump’ın ansızın estirdiği bu rüzgârla birlikte içerideki muhaliflerine karşı yelkenlerini şişirebilecektir. İktidarda kalmak için savaş çıkarmaktan çekinmeyen siyasiler neden bu yola başvurmasınlar? Türkiye’de arkasını PYD’ye dayayanlar gibi Trump da zor günlerinde arkasını AIPAC’a dayamak istiyor. Böylece teflon gibi altı yanmadan postu kurtarabilir. Yahudiler belki de Trump’ın siyasi geleceğini ve kariyerini kurtarabilirler ama akılsız dosttan fayda olur mu? Ama yatışmaz yapıdaki İsrail’in, çılgınlardan başka dost bulma şansı var mıdır? İsrailli çevreler yine de Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi sorusunun cevabını bir değil iki kez düşünüyorlar. Suudi Arabistan veliahdı Muhammed bin Selman ve Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi sorusu Yahudi mahfilleri en çok meşgul eden hususların başında geliyor. ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da’ var. Nihayetinde bu girişimler, sıfır toplamlı bir sonuca ( zero sum game) götürebilir.

Tarihi Motivasyon

Kimileri bu kararın gerisinde tarihi motivasyonların yattığına inanıyor. 17 sayısı Yahudilerce kutsal kabul ediliyor. Dolayısıyla mühim kararların 17 sayısına denk düşürülmesi (vefk) Yahudi geleneğinin bir parçasıdır. 2 Kasım 2017 tarihi, bundan yüzyıl önce dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un Yahudiler namına Lord Arthur Balfour’a yaptığı taahhüdün yüzüncü sene-i devriyesine denk gelmekte idi. Napolyon’dan beri Yahudiler potansiyel olarak sömürgeci güçlerin aracı milleti olarak görülmüş ve İngilizlerle birlikte bu, kuvveden fiile çıkmış, uygulama alanı bulmuştur. Yahudiler Arz-ı Mev’ud’a dönmek istiyor, sömürgeci devletler ise onları ön-şarkta aracı olarak kullanmak istiyorlardı. Arapların deyimiyle Balfour, sahip olmadığı toprakları ehil/layık olmayanlara peşkeş çekiyordu. Araplar zamanla bu topraklarda istenmeyen millet haline gelecekti. Sürekli olarak ‘ Araplar bizi denize dökecekler.’ diye feryat eden, sızlanan Yahudiler de palazlandıkça Arapları çöle sürmek istiyorlardı. Balfour’un kötü şöhretli ve meş’um sözünden sonra Kudüs ve Filistin İngiliz işgali altına girmiştir. 9 Aralık 1917 tarihinde Osmanlı orduları Kudüs’ü terk ederler. 11 Aralık 1917 tarihinde ise Sykes-Picot ortaklığını temsilen bir kolunda müstemlekeler bakanlığı görevlisi oryantalist Massignon diğer kolunda ise kışkırtıcı ajan Lawrance ile birlikte General Allenby Kudüs’e vasıl olmuştur. Keşiş Pierre gibi dini bütün biri olan Allenby ihtiramını göstermek için Kudüs’e yolculuğunu yalın ayak yapmıştır. Yavuz Sultan Selim çölden geçerken ayakkabılarını çıkardığı gibi Allenby de tersi güzergâhta yolculuğunu yalın ayak tamamlamıştır. Profesör Çağrı Erhan gibi isimler bu tarih penceresinden ve aralıktan bakarak olayın gerisinde tarihi motivasyonların bulunduğunu ve Osmanlı’ya nazire yapıldığını savunuyorlar. Zira Trump’ın bu yöndeki kara çarşambaya denk gelen kararı 6 Aralık 2017 tarihinde alınmıştır. Osmanlıların bu toprakları terk etmesinin yüzüncü yıl dönümünde? Bu tesadüfen alınmış bir karar olabilir mi? Karar arifesinde, zihinlerde ve gönüllerde böyle bir bağlantı kurulmuş mudur, yoksa tesadüf müdür? Bu sorular etrafında kimileri tarihi sembolizm üzerinden Trump’ın bu kararını verdiğini ve açıkladığını ifade ediyorlar. Böylelikle şehrin düşüş tarihiyle elçiliği taşıma kararı aynı günlere denk getirilmiştir.

Dini Motivasyon

Bu motivasyonu en yüksek perdeden dile getirenlerden birisi de Cumhurbaşkanı Erdoğan olmuştur. Yahudilere göre Trump, 68 yıllık tarihinde İsrail’e en büyük iyiliği yapmış, en büyük hediyeyi vermiş başkandır. Truman’dan sonra belki de İsrail’i en fazla kollayan başkan olma unvanını hak etmektedir. Zira İsrail’in kurucu babalarından Ben Gurion, ‘Kudüs olmadan İsrail bir hiç, Tapınak Dağı olmadan da Kudüs bir hiçtir.’ demiştir. Bu ifade aslında Garaudy’nin ifadesiyle İsrail’in kurucu mitlerinden birisidir. Hristiyan kökenli yazarlardan birisi olan (el-Hayat yazarı) Cihad el Hazin, Yahudileri Shylock’a benzettiği yazısında Trump’ı da Tevrat’ın hurafelerinden ilham alan, beslenen bir embesil olarak tasvir ederek Evanjeliklere uşaklık yapmakla itham etmektedir. Makalesinde dikkat çeken en önemli hususlardan birisi de yıllardan beri yapılan 63 kazı boyunca Mescid-i Aksa’nın altında ne Birinci ne de İkinci Mabede dair bir kalıntı ve ize rastlanmamış olmasıdır. Kısaca Yahudiler boşa kürek çekiyor, karavana atıyor! Yardımcısı Mike Pence ile birlikte Evanjeliklerle yol arkadaşlığı yapan Trump bu yöndeki kararıyla birlikte Yahudilerin hakkını ihkak etmiş olmuyor bilakis İsra suresinde beraberliklerine vurgu yapılan Mescid-i Haram (Kâbe) ile Mescid-i Aksa arasındaki bağları koparmaya çalışıyor. Aradaki rabıtanın zayıflatılması ikisini de tehlikeye atmaktadır.

Cezayirli Sultan Berkani adlı yazar Harem-i Şerifi idare eden Suudluların gerçekte Aksa’ya sahip çıkmadıklarına değiniyor. Kudüs’teki kutsal mekânlara manevi olarak nezaret eden Ürdün rejimi de Suudi Arabistan’ın İsrail’e yakınlaşarak kutsal mekânların manevi denetimini kendisinin üstlenmek istediğine inanıyor. Bununla birlikte Kudüs nedeniyle itibarsızlaşan Suud yönetiminin Haremeyn’i yönetmesi konusu da sorgulanacak ve buna ehliyetlerinin olup olmadığı tartışmaya açılacaktır. Şimdiden İran ve Katar sorgulama aşamasına gelmiş bulunuyorlar. Kervana başka ülkeler veya maşeri vicdan da katılabilir. Kâbe imamlarından Sudeys’in ‘ABD ile birlikte dünyaya nizamat veriyor, barış ve adaleti sağlıyoruz.’ şeklindeki ifadesi gönüllerde ve zihinlerde yankılanmaya devam ediyor. Hızlı bir biçimde ‘Suudi-Amerika’ terkibi, yerini ‘Suudi İsrail’ terkibine bırakıyor! Tehlikeli bir sürükleniş.

Evanjelikler yükselen siyasi tarihlerinde ilk kez Trump lehinde bu kadar yüksek seviyede oy kullandılar ve tulum çıkardılar. George W. Bush’a bile göstermedikleri teveccühü Trump’a gösterdiler ve reylerini yüzde 81 nispetinde lehinde kullandılar.

(https://www.haaretz.com/israel-news/1.827591). Bush Trump’ı onaylamasa, yalancı ve sahtekâr biri olarak nitelendirse de Evanjelik dostları ayrı telden çalıyor! Evanjelikler dini nedenlerden dolayı Kudüs’ün İsrail’in elinde olmasını istiyorlar ve baskı grubu olarak bu yönde kamuoyu oluşturmaya ve yönetimi etkilemeye çalışıyorlar. Bu yönde Müslümanların haklı tepkilerine de aldırmıyorlar. Bizzat Trump ile yardımcısı Pence, Evanjeliklerin çekirdek kadroları arasında yer alıyorlar. Mike Pence, Trump’ın kararından sonra hem bölge ülkelerini ziyaret etmek hem de ‘mazlum Hıristiyan’ azınlıklarla dayanışmak istiyordu ama Kıpti Ortodoks Kilisesi temsilcilerinin yaptığı gibi Hıristiyan azınlıklardan yüz bulamadı.

Libyalı siyasetçi Abdurrahman Şalgam bu hususta şunları söylüyor: “Trump’ın etkin baskı gruplarına ihtiyacı var. Bunların en güçlüsü de Yahudi çevreler! Bu çevrelere de Kudüs’ten daha büyük hediye ve ödül verilemezdi. Trump da bunu verdi!” Trump meşrebince Yahudilere Christmas hediyesi sunmuştur. Evanjelik çevrelerden Johnnie Moore, Evanjilik topluluk için Kudüs’ün hayati ehemmiyete haiz olduğunu vurgulamaktadır. Trump’ın Beyaz Saray ekibinden sözcüsü Sarah Huckabee Sanders’in babası eski vali Mike Huckabee elçiliğin Kudüs’e nakli konusunda yıllar boyu lobicilik yapmıştır. Trump’tan da Müslümanların tepkilerini önemsememesini istemiştir. Başka bir takıntılı Evanjelik olan Diana Butler Bass da bu kararın önemli olduğunu zira bu kararla birlikte Judeo-Christian (Yahudi-Hristiyan) beraberliğinin tescilleneceğini ve iki âlem arasında tapınak bağının (Temple Mount) sağlanacağını ifade etmiştir. Harem-i Şerif havzasının denetiminin Hristiyan-Yahudi ittifakının eline geçmesini önemsiyorlar. Demek ki Evanjelikler, Kudüs ve Aksa meselesini Yahudi-Hristiyan ittifakının ana damarı ve temeli olarak görüyorlar. Bu da yalancıktan iki de bir Netanyahu’nun teyit ettiği statükonun Hristiyan-Yahudi ittifakı lehine, Müslümanlar aleyhine bozulduğu anlamına geliyor. Evanejliklere göre, Tapınağın yapılması ahir zaman sürecini hızlandıracak ve yeni dönemin perdesini ve faslını açacaktır. Bu açıdan onlara göre Aksa havzasının ele geçirilmesi kevnî yani kainat çapında bir olaydır. Evanjeliklerin gözünde bu kararıyla birlikte Trump, kıyamet sürecini başlatmış ve insanlık tarihinin son safhasını açmış bulunuyor. Bunun taçlanması Harem-i Şerif üzerine Süleyman Tapınağının inşasıyla gerçekleşecektir.

Bush döneminde olduğu gibi Trump döneminde de Beyaz Saray’da siyasi dilden ziyade dini bir dil kullanılıyor. Bu dini dil de Tevrat ağırlıklı. Mesih’in doğum yeri Beytüllahim Belediye Başkanı Anton Selman’a göre Beyaz Saray’daki gibi İsrail Başbakanlığı konutunda da yine siyasi dil yerine Tevrat’a dayalı dini bir dil egemendir. Selman, Hristiyanlığın mesajının muhabbet, sevgi ve adalet olduğunu lakin İsrail’de bunu göremediklerini söylüyor. Evanjelikler ise tam tersini söylüyor: Filistinliler, Arap idaresi yerine Yahudi idaresini yeğlediklerini ileri sürüyorlar. O halde ardı arkası kesilmeyen günlük isyanlar niye? Halbuki gerçekte bu böyle olsa bile söz konusu Arap rejimleri İsrail’in mülhakatı sayılırlar. Demek ki Evanjeliklerin şiarı zulme adalet demek! Anton Selman’ın Haaretz gazetesinde yayınlanan makalesinde, Amerikan dini liderlerinin toprak gaspı için Netanyahu’dan kutsal metinleri istismar etmemesini istedikleri belirtiliyor. Oysa hem Güney Afrika’daki Apartheid rejimin hem de İsrail’in gayri meşru emelleri için dini metinleri alabildiğince kullandıkları, siyasi emellerine alet ettikleri nazara verilmektedir. Nitekim Güney Afrika eski lideri Nelson Mandela’nın torunu Mandela Mandela, siyonist İsrail’in Ürdün nehrinin batı yakasında (Batı Şeria) gerçekleştirilen Siyonist yerleşim inşaatının Güney Afrika Apartheid rejiminin tecavüzlerini andırdığını hatta aştığını belirterek zulmün dini metinler üzerinden aklanamayacağını, takdir edilemeyeceğini ifade ediyor.

Evanjelikler Mesih’in Davud’un tahtına gelip kurulacağı günle alakalı inanç zemininde Yahudilerle bir ortaklıklarının olduğunu düşünüyorlar. Müslümanlar ile Hıristiyanlar Mesih’in tanımında (Teslis) müttefik olmasalar da Yahudiler kökten bir biçimde İsa’nın Mesih olduğunu reddediyorlar. Bu durumda sormak gerekiyor: Evanjelikler Müslümanlarda ne kaybettiler ki onu Yahudilerde buluyorlar? Evanjelik isimlerden Lauria Cardoza-Moore, Trump’ın seçim vaadini gerçekleştirerek sözünün eri çıktığını söylüyor. Lauria Cardoza-Moore’a göre Yahudiler hala Allah ile sözleşmeli yani ahitli bir millet! İşte meselenin temelinde bu yatıyor. Böyle olunca yaptıkları eylemler meşruiyet kazanıyor. Halbuki yeni ahit ve onun ötesinde İslam ile birlikte Yahudilik yürürlükten kalkmış sabık bir vahiy haline gelmiştir. Dolayısıyla statüleri aktif ve geçerli bir din olmaktan ziyade geçmişe ait bir vahiy düzeyinde kalıyor ve ehl-i kitap olarak tanımlanıyor. Lauria Cardoza-Moore adlı fanatik Evanjelik, ‘ABD bu sözleşmenin neresinde?’ sorusuna yine kendisi cevap veriyor: Tam ortasında yani JerUSAlem! (https://www.haaretz.com/opinion/1.827216) Trump idaresinde Evanjelikler inanılmayacak derecede kilit yerdeler! Evanjelikler Ortadoğu’da savaş istiyor; Armegeddon savaşı!

Mesele Siyasi mi Dini mi?

Başta Mahmut Abbas olmak üzere İslam âleminin ileri gelenleri Kudüs meselesine dini bir ihtilaftan ziyade siyasi bir ihtilaf olarak bakıyorlar. Halbuki Beyaz Saray ve İsrail başbakanlık konutunda dini bir dilin hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Bu durumda Müslümanlarla hasımları arasında senkronik bir dil kullanılamıyor. Reagan’dan itibaren Beyaz Saray’da 1967 yılından beridir de İsrail siyasetinde dini dil egemen bulunmaktadır.

6 Aralık 2017 tarihinde Trump, her ne kadar Kudüs’ten ya da Batı Kudüs’ten bahsetmişse de dini statü konusunda ihsas-ı reyde bulunmuş ve statükoyu sorgular ifadeler kullanmıştır. Temple Mount ifadesi kullanmıştır. Bu da Mescid-i Aksa/Harem-i Şerif ile ilgili Yahudilerin dini iddialarına arka çıkmaktır. Nitekim daha sonra bağlayıcı ifadeler kullanılmış ve müzakerelerden sonra yani nihai çözüm faslında Ağlama Duvarı’nın İsrail hükümranlığında kalacağı teyit edilmiştir. Bu Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma mahiyetini de aşan bir tutumdur. Yahudilerin dini iddialarına arka çıkmaktır. Bu mutasavver Süleyman Tapınağının yapılması çalışmalarına da destek vermektir. Araplar bu durumu izah için bir deyime başvururlar. Mismarı Cuha! Yani Nasreddin Hoca’nın çivisi. Hoca kelepir bir fiyata evini satmaktadır. Müşterilere küçük bir şartı vardır. O da satacağı evin içinde bir çivi bırakacak ve zaman zaman bunu ziyaret edecektir. Lafı mı olur diyen müşteri gafil avlanır ve Hocanın tacizlerinden yılar ve çivili evi gerisin gerisine Hocaya iade eder ya da daha kelepir bir fiyata satar. İsmail Cem de uluslararası mahfiller adına vaktiyle Arafat’tan barış sürecini kurtarmak için küçük bir özveri ister. Bu taviz Harem-i Şerif mahalline küçük bir sinagog kondurmaktır. Trump, Kudüs ziyareti sırasında dindar ve dini bütün bir Yahudi gibi davranmış ve dini ritüelleri icra etmiştir. Dervişin fikri ne ise zikri de odur. Trump’ın uğursuz kararı Evanjeliklere göre bir dönemi açmış bir dönemi kapatmıştır.

Golda Meir’den Nikki Haley’e!

21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı fanatik Evanjelik Michael Dennis Rohan Mescid-i Aksayı kundaklar. Bunun sonucunda Salahaddin Minberi olarak anılan yapı ateş alır ve yanar. Rohan, Church of God’a bağlı dini bir fanatiktir. Kundakçı kendince bu eylemiyle birlikte Mesih’in gelişini hızlandırmak istemektedir. Dönemin Başbakanı Golda Meir telaşlanır ve Müslümanların tepkisinden çekinir. Lakin korktuğu başına gelmez. Birinci gün basın önünde yüz hatları asık ve yere düşmüştür. İkinci gün ise rahattır ve gülümsemektedir. Tepkisini şöyle ifade eder: “Eylemin gecesinde sabaha kadar uyuyamadım. Zannediyordum ki Müslümanlar dört koldan İsrail’e akın edecekler. Korkularım boş çıktı…” Rohan’ın izinden giden küresel kundakçı Trump’ın BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley de Golda Meir’e özenerek ondan tam 48 yıl sonra aynı dili kullanacaktır: “Gök kubbenin başımıza yıkılacağını zannettik ama boş çıktı.” Trump Rohan’ı izliyor, taklit ediyor. Nikki Haley de Golda Meir’i. Müslümanlar da hemen hemen aynı. Yarım yüzyıldan beri güneşin altında değişen bir şey yok.

Bununla birlikte Müslümanların tepkisi kimi gayri Müslimlerin tepkisinin de gerisinde kaldı. Filistinli Ortodoks Rahip Atallah Hanna İslam ülkelerine çağrıda bulunarak ülkelerindeki Amerikan elçilerini kovmalarını istedi. Marksist Kim İl Jung ise ‘İsrail diye bir devlet yok ki tanımıyorum ki başkenti Kudüs olsun!’ diye köktenci bir çıkış yaptı. Bu noktada İsmail Heniye de aynı sözleri yineledi. Oysa ki teyit edilmeyen iddialara göre, Suudi Arabistan Mahmut Abbas’ı ‘huzura’ çağırdığında ona şu telkini yapmıştır: “Kudüs yerine başkent olarak Ebu Dis’i kabul et.”

İstanbul’da İslam İşbirliği Örgütünün toplantısına Ürdün Kralı İkinci Abdullah’ın katılmaması noktasında da caydırıcı telkinlerde bulunmuşlar. Büyükelçi Nikki Haley Doğu Kudüs meselesine veya statüsüne atıfta bulunmadıklarını sadece elçiliğin nakliyle alakalı bir karar aldıklarını ileri sürmüştür. Bu elbette ki hilafı hakikattir ve tepkileri dindirmek için söylenmiş sözlerden ibarettir. Filistinliler Trump’ın kararını iki devletli formülün tabutuna son çivi olarak görürken (https://www.nytimes.com) Trump barış sürecinin güçlendirilmesi olarak görmekte, Adil Cübeyr de bu hilafı-ı hakikat iddiayı pazarlamaktadır.

Hristiyanlık İki Kampın Arasında

Çekişme Müslümanlarla Yahudiler arasında. Hristiyanlar ise iki kamp arasında bölünmüş vaziyetteler. Büyük çoğunluk kalben ve kalıp olarak Müslümanların yanında. Bununla birlikte İncilci/Evanjelik Hristiyanlar Netanyahu ve İsrail ile birlikte hareket ediyor. Dürtüleri vaktinden önce Mesih’i dünyaya indirmek. Yahudilerin geçmişte yaptıkları yanlışı tekrarlıyorlar. Revizyonist Yahudilik Mesih’ten önce Arz-ı Mev’ud’a dönerek Mesih’in arkalarından geleceğini umuyordu. Şimdi ise senaryoyu değiştirdiler: Mescid-i Aksa’yı yıkarak ve savaş kundakçılığı yaparak sağlamaya çalışıyorlar. Sanki Yehova onların arzuları istikametinde hareket ediyor! Mücadele sahte Davud kampıyla birlikte gerçek Davud kampı veya İslam kampı arasında geçiyor. Hristiyan kitleler bu iki kamp arasında gerilim hattında gidip geliyorlar! Bir tarafta Yahudi-Hıristiyan kampı diğer tarafta Müslüman-Hristiyan ittifakı. Hristiyan-Yahudi ya da Siyonist-Evanjelik ittifakı daha görünür olsa da Müslüman-Hristiyan ittifakı daha derin. Hazreti Ömer ile başlayan bu ittifak Emanname ile Yahudilere karşı kurulmuştur ve o ruh dirilerek Kudüs’ü kurtaracaktır. Evanjelik taban bile tavandaki çılgınların hilafına vicdanları doğrultusunda İsrail değil Filistinlileri tercih ediyor! (http://religionnews.com)

Öbür Yakayı/Kampı Dinleyenler

İslam dünyası siyasi ve toplumsal zeminde kırılganlık arz ediyor. Kudüs davasına yeterince sahip çıkılmıyor. İslam âlemi meselesine sahip çıksa olay büyümeden hal yoluna girebilecek. Bununla birlikte, kitleler nezdinde sağlıklı bir kamuoyu olmadığı gibi İslam âlemini yönetenler arasında da sağlam irade bulunmuyor. Muhammed el Behiy’in dediği gibi ortak bağ ve yönetim anlayışı olmadan her kafadan bir ses çıkıyor. Ortak meseleler ve davalar sahipsiz ve takipsiz kalıyor. Bu durumda Nureddin Zengi-Salahaddin Eyyübi tipli serdengeçti ve samimi liderlerin zuhurunu gözetlemekten başka çare kalmıyor. Aksine son sıralarda çatlak seslerin giderek çok ve gür çıktığına tanıklık edebiliyoruz. Sözgelimi, Londra’da ikamet eden Eşref Saad isimli Mısırlı, Sisi’nin İsrail’le savaşmasının haram olduğunu dahası Allah ve Resulüne ihanet olduğunu zira ortada bağlayıcı anlaşmalar olduğunu ileri sürüyor. Bunun yerine İsrail’le Türkiye’nin savaşmasının daha doğru olacağını söylüyor. Lakin bunun nasıl olacağını, hangi sınırdan gerçekleşeceğini ise cevapsız bırakıyor. Niyeti üzüm yemek değil bağcıyı dövmek! El-Kuds el-Arabi gazetesinin başyazısında da dile getirildiği gibi sorun ne? Sorun Türkiye mi yoksa Kudüs meselesi mi? Katar’ı kuşatanların Türkiye ile ilgili de sorunları var. Eşref Saad’ın ifadeleri bize Beni İsrail’in savaş buyruğu karşısında Musa Aleyhisselama söylediklerini hatırlatıyor: “Sen ve rabbin git ve savaş! Biz buradan kımıldamıyoruz. (Şura/24.)” Şuradan şuraya gitmiyoruz. Yani ne halin varsa gör diyorlar!

Bu hengâmede Sisi taraftarı eski Müftü Ali Cum’a da Filistinlileri yalnız bırakmama babından değil de Yahudilerin karaltılarını ve destekçilerini çoğaltmak babından yani normalleştirmeyi pekiştirmek için Filistin ve Kudüs’e gitmenin vücubiyetinden bahsediyor. Bahreyn heyetinin Trump’ın konuştuğu sıralarda Kudüs’e damlaması örneğinde olduğu gibi. Daha önce de kendisi aynı vecibeyi yerine getirmişti. Bununla birlikte Harem-i Şerif’in avlusunda hadimler, Bahreyn heyetini buyur etmedi ve kapıdan geri çevirdiler. Zira onlar tanrı misafiri değil İsrail’in misafiri idiler. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmet Ebu’l Geyt de Tzibi Livni ile senli benli olduğu günlerde Mısır Dışişleri Bakanı iken Mescid-i Aksa’ya geldiğinde burada Hizbu’t Tahrir üyelerince hiç hoş karşılanmamış ve terliklerle tartaklanmıştı. Bahreyn heyetinin Şii üyelerinden Fadl el Cemri, sebeb-i ziyaretlerini şöyle izah etmiştir: “Bütün din mensuplarına ve inanç gruplarına barış mesajı getirdik. Bizler Bahreyn’de hiçbir dini gruba karşı kin beslemeyiz…” Kısaca zahmet buyurup Yahudileri Filistinlilere sevdirmeye gelmişler. Bahreyn Kralı Halife Bin İsa daha önce de İsrail’e yönelik olarak Arap boykotunun kaldırılması çağrısında bulunmuştu. Heyetle bunu fiiliyata geçiriyor. Bununla birlikte uygunsuz bir zamanı seçmişlerdi, yanlış zamanda bulunuyor, yanlış zeminde duruyorlardı. Bu nedenle bu gezi ‘hem haince hem de ahmakça’ olarak damgalanmıştır.

Bir benzeri dalga kıran hareket de Filistin meselesine en fazla sahip çıkan ülke Cezayir’den geldi. Resmi sufi teşekküller (Şerif Zaviyeleri Sendikası) Cezayir’de yeni cami inşaatlarına israf ve kamu malını heder etmek olarak bakarken Trump’ın kararını isabetli bulmuş ve Yahudilerin, Davud’un şehrinin varisleri olduğunu söylemişlerdir. Adeta bazı Körfez ülkelerindeki avam gibi ‘ God Bless Trump/ Allah Trump’ı takdis etsini’ diyorlar. Esasında bu yaklaşım Kuveytli Abdullah Hedlek’in yaklaşımının izdüşümünden veya yankısından başka bir şey değil. O da Maide Suresinin 21. ayetine dayanarak Allah’ın Kudüs’ü Hazreti Musa’nın diliyle Yahudilere verdiğini iddia etmiştir. Cezayirli sufilere göre Trump bu kararıyla ihkak-ı hak yapmakta yani hak sahiplerinin hakkını teslim etmektedir. Sufiler, Kudüs’ü adaletiyle maruf Hazreti Davud’un kurduğunu ve dolayısıyla bu şehrin onun varisleri olan Yahudilere düştüğünü yani adaletin böyle iktiza ettiğini ileri sürüyorlar. Halbuki Davud’un kademi ve adaleti üzerine olan Hazreti Ömer de zamanında bu şehrin anahtarlarını teslim almış ve burasını İslam beldelerine katmıştır. Adilin mirası yine adile düşmüş, nasip olmuştur.

Cezayirli sufilerin sözcülerinden Nuceym Bin Cevadi, Trump’ın hata etmediğini sadece haklının hakkını teslim ettiğini söylemiştir. Bunlara da dense dense herhalde ‘Müslüman Evanjelikler’ denebilir. Maalesef geçmişte Fransız sömürgeciliğine hizmet edenler şimdi de İsrail-Evanjelik sarmalına hizmet etmekten gocunmuyor, zerrece hicap duymuyorlar.

Çare: Yer Gök İntifada

Bu karanlık gecenin nurlu sabahı yok mu? Ya da bu kısır döngüyü kırmak için nereden başlamalı? Filistin Halk Direniş Komiteleri Sözcüsü Ebu Mücahid müzakere döneminin kapandığını ve mücadele ve mukavemet/direniş dönemine geri dönüldüğünü ifade etmektedir. Bu iki kademeli bir dönüş olabilir. Birincisi, Filistin Otoritesi ile İsrail arasında güvenlik işbirliğinin yürürlüğe girdiği 2004 öncesine dönülmeli. İkinci kademede ise Oslo Süreci ya askıya alınmalı ya da tamamen iptal edilmelidir. Bu da 1993 öncesine dönüş anlamına geliyor. 1993 yılından itibaren müzakere süreci denenmiş lakin arpa boyu yol alınamamıştır. Bu nedenle de bu akim yöntemi gözden geçirmek gerekiyor. Mahmut Abbas, Trump’ın Kudüs kararıyla birlikte ABD’nin adil ve tarafsız bir arabulucu olma vasfını yitirdiğini söylüyor. Bu durumda İsrail’e söz dinletebilecek kapasitede başka bir aktör de kalmıyor o halde geride tek seçenek direniş olarak beliriyor.

Bu durumda tavsiye edilen yöntem yerel olarak Filistin’de küresel olarak da her zeminde intifada. Hatta (Filistin) intifadadan satıhta (tüm dünyada) intifadaya geçmek. Zira Kudüs meselesi sadece Filistinlileri ilgilendirmiyor. ABD’yi ilgilendirdiği kadar ve ondan da öte bütün Müslümanları ilgilendiriyor. Sorun sadece işgal de değil işgalin İslami mukaddesatı sona erdirme plan ve çabalarıdır.

Mahmut Abbas’ın ABD’nin nezih arabuluculuk vasfını kaybettiğine dair sözlerinin ardından Suudi Arabistan yönetimi adına Adil Cübeyr, parazit yaparak ABD’nin güçlü ve vazgeçilmez bir arabulucu olduğunu ileri sürmüştür. Ahlam Müsteganimi adlı yazarın da söylediği gibi dini veya ahlaki açıdan İsrail’in haklı olması demek ABD’nin Kızılderililerden işgal ettiği toprakları geri iade etmesi demektir. Aksine bugünkü Yahudiler ne dini ne de ırki anlamda Beni İsrail’in bir devamı. Kan bağı karışık, inançlar da peygamberlerinden mülhem değil. Beni İsrail enbiyasından tevarüs ettikleri otantik bir inanç değil. Orijinali kalmamıştır. O miras İslam dairesinde ve Müslümanlarda yaşamaktadır. Yahudilerde ise araya katkılar girmiş; duru ve berrak su bulanmıştır.

Ürdün Parlamentosu 1994 yılında varılan Vadi-i Araba Antlaşmasının gözden geçirilmesi veya askıya alınması yönünde bir tavsiye kararı aldı. Bu kararın bir benzerinin Filistinliler tarafından alınması hatta ileri götürülmesi gerekir. Askeri anlamda fiili bir teklif Malezya Birleşik Krallığı tarafından duyurulmuştur. Malezya Savunma Bakanı Hüsemeddin Hüseyin, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın savunması noktasında kendilerine ciddi bir teklifin intikali halinde asker sevkini gündeme alabileceklerini söylemiştir. Bu ileri bir tutumdur.

Murat Yetkin’in de bir yazısında dile getirdiği gibi İslam İşbirliği Örgütü bünyesinde Kudüs davasıyla alakalı olarak Arap olmayan üyelerin tutumu Araplardan daha fazla öne çıkmaktadır. 13 Aralık 2017 İstanbul zirvesiyle alakalı Murat Yetkin şu satırları paylaşmıştır: Aslına bakarsanız bu toplantı öncesinde diplomatik gözlemcilerin beklentisi de fazla değildi. İtiraf edeyim ki benim de beklentim fazla değildi.
Türkiye, İran, Malezya gibi Arap-olmayan Müslüman ülkelerin Kudüs konusunda daha kesin duruşlarının, son zamanlarda ABD-İsrail eksenine daha da yakın duran Suudi Arabistan tarafından sulandırılacağı tahmin ediliyordu. (http://www.hurriyet. com.tr/yazarlar/murat-yetkin).
Bu hususta İran atılgan, Suudi Arabistan çekimser durmakla birlikte her ikisi de milli çıkarlarıyla ilgilenmektedir. Arapların sözbirliği etmişçesine söyledikleri gibi Kasım Süleymani’nin komuta ettiği Kudüs Gücü Ordusu, Kudüs’ün dışında her yerde faal durumdadır. Adıyla ters icraat yapmaktadır. Suudi Arabistan ise terörle mücadele için Uluslararası Askeri İslami Koalisyon kurmuş ama bu ismi var cismi yok kuruluşun hiçbir faaliyeti olmadığı gibi Kudüs’e de himmeti dokunmamaktadır.

Arap Birliğinin Tepkisi

6 Aralık tarihli Trump’ın uğursuz kararından sonra Arap Birliği Teşkilatı dışişleri bakanları düzeyinde konuyu ele almış ve elçiliği taşıma kararının geri alınmasını istemiştir. Kudüs Komisyonu Başkanı Fas Kralı 6’ıncı Muhammed, Trump’dan rica minnet kararı gözden geçirmesini isteyebilmiştir. Buna ilaveten dağ fare doğurmuş, toplantı başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bir Filistin devleti kurulması çağrısıyla son bulmuştur.

İstanbul Bildirisi

İstanbul’da 13 Aralık tarihinde yapılan toplantıda da Trump’ın dayanağı olan 1948 toprakları es geçilerek 1967’de işgal edilen topraklar üzerinde bir Filistin devletinin inşası ve ötesinde Kudüs’ün başkent yapılması teyit edilmiştir. Bunun Trump’ın açıklamasından bir farkı var mı ya da onun açıklamasından daha ileri bir tutum mudur?

Öncelikli olarak Trump elçiliği Batı Kudüs’e nakledecek olmakla birlikte müzakereler sonrasında bile Doğu Kudüs’te İsrail’in dini ve milli haklarından bahsetmektedir. İstanbul bildirgesi bunun önünü kapatmaktadır. Zaten kızılca kıyamet bu mesele üzerine kopmaktadır.
Türkiye’de bu meselenin bir yansıması olarak Doğu Kudüs’e elçilik açılması gündeme gelmiştir. Elçilik açılsa bile Filistin devleti ete kemiğe bürünmeden ve başkenti fiili olarak Doğu Kudüs olmadan İsrail işgali altında kalacaktır. Eğreti duracaktır. Dolayasıyla mesele Filistin devletini ete kemiğe büründürmek ve bunun da ötesinde tüm teşekkülleriyle Kudüs’e yerleştirmektir. Elçilik açılması ancak bu durumda anlamlı olabilir. Aksi takdirde muhtar kadar bile hükmü olmayan ve İsrail askerlerince kontrol noktalarında durdurulan Mahmut Abbas’ın otoritesi, Doğu Kudüs’e kadar yansımadan ve şamil olmadan elçilik açılması erken olacaktır. Fiili muhatabı Filistin değil İsrail olacaktır. Filistin devletini kuvveden fiile çıkarmadıkça araba atın önüne çekilmiş olacaktır. İstanbul zirvesinin önemi, karar üzerine dayatılan sessizlik duvarını aşmış ve aşındırmış olmasındadır. Aksi takdirde Araplar, Arap Birliği toplantısı sonuçlarıyla iktifa edebilirlerdi. Türkiye ise haftasında İslam ülkelerini toplayarak onları emri vaki karşısında şahsiyetli duruş takınmaya davet etmiştir. İstanbul’dan Trump’a cevap verilmiştir.

ABD’nin Değersiz Yalnızlığı

Filistin adına Mısır’ın, geçmişte alınan BM kararlarının hilafına hareket edilmemesi noktasında Güvenlik Konseyi’ne verdiği karar tasarısı, 14 üyenin lehte oy kullanmasına karşın ABD tarafından veto edilmiş bulunmaktadır. ABD bu kararıyla BM’ye ve dünyaya meydan okumuştur. Burada izlenebilecek iki yol var: ABD, BM’yi beğenmiyorsa dilediği yere gidebilir. Yeter ki gölge etmesin. BM’yi beğenmiyorlarsa kendi kriterlerine göre özel bir BM teşkilatı kurabilirler ya da çatısı altından çekilirler. Ya da dünya bir olup ABD ile İsrail’i çatısı altından atmalıdır. ABD’nin yalnızlığı ‘değersiz’ bir yalnızlıktır. Öncelikli olarak BM’nin merkezi New York’tan alınmalıdır. İkinci olarak, veto hakkı kaldırılmalı ve yapıya temsili esasa göre işlerlik kazandırılmalıdır. ABD, UNESCO çatısı altında İsrail aleyhinde beğenmediği karar olursa ‘çıkarım ha’ diyerek efeleniyordu. Batı’da Kudüs’ü kurmak diye bir deyim var. ABD Kudüs’ü yıkarak aslında kendisini de yıkıyor. Bu arada Kudüs’ü yeniden kuran 21. yüzyıldaki dünya düzenini de kuracaktır.

Amerikan nüfuzu bütün dünyada intihar etmektedir. Atalar “eceli gelmiş kelp cami duvarına işer.” demişler. İsrailli gazeteci Miron Rapaport, Trump’ın hamlesinin içinin boş olduğunu, İsrail’e hediye ettiği zaferin de çakma olduğunu yazıyor. Kısaca Trump bu diplomatik hamlesiyle Pirus zaferi kazanmıştır. Adı zafer kendisi hezimettir. Buna mukabil Bessam Nasır’ın dediği gibi Kudüs, Müslümanları bir araya getirir ve kirini pasını atar. Mücadele azmi ve birleşme eğilimi onlara manevi sıhhat kazandırır. Sonuç itibarıyla Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır.

Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür.