Erdoğan’ın Rusya Kartı ve Mustafa Kemal

Türkiye, tam bağımsızlık hedefiyle 1921’lerde olduğu gibi, bugün yeniden egemen dünyanın baskılarına meydan okuyarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bugünü inşa ederken dünden ders almak, yerleşik siyaset pratiğimizde pek de alışılageldik bir davranış biçimi olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masaya koyduğu Rusya kartı, Mustafa Kemal örneğinde olduğu gibi dengeleri değiştirebilecek
bir hamleye dönüşebilir.

Son zamanlarda sıklıkla dile getirilen bir soru var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ile yakınlaşma stratejisi, Sultan III. Selim ile başlayan -yaklaşık 250 yıllık- batılılaşma/modernleşme temayülünde sona gelindiğinin bir işareti mi, ABD ve AB ile ilişkilerde hiç olmadığı kadar kırılgan bir dönemden geçen Türkiye artık yönünü Doğu’ya mı dönmeye karar verdi?

NATO’nun önemli üyelerinden biri olan Türkiye’nin Rusya ve İran ile yakınlaşması Batılı muhatapları kadar iç siyasette de endişe yaratıyor.

Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağından sonra Erdoğan ve Putin’in 17 ayda toplam 10 kez yüz yüze görüştüğü dikkate alınırsa endişelerin çok da yersiz olmadığı görülür.

Peki ne oluyor iki ülke arasında? Cumhurbaşkanı Erdoğan, neden Rusya kartını masaya sürüyor? Konuyu daha net anlamak adına, pek üzerinde durulmasa da Mustafa Kemal’in Milli Mücadele yıllarında Sovyet Rusya ile hangi stratejik düzlemde yakınlaştığına bakmakta yarar var.

Yıl 1917. Ekim Devrimi’nin lideri Vladimir Lenin’in Rusya’da idareyi ele almasının ardından Sovyetler, Rusya’da ve Doğu’da çalışan bütün işçi sınıflarına hitaben önemli bir bildiri yayınladı.

Bildiride önce Müslümanlara inançlarının ve kültürel haklarının dokunulmaz olduğu söyleniyor ardından İstanbul’u Ruslara veren ve Türkiye’nin parçalanmasını ön gören gizli harp anlaşmasının geçersiz olduğu ilan ediliyordu.

Bildirinin en temel çıkarımı ise İstanbul’un Müslümanların elinde kalması gerektiğiydi.

Sovyet Rusya’nın bu girişimi İngiltere’nin hoşuna gitmemişti. 19. yüzyılda Türk bağımsızlığına destek veren İngiltere’nin söz konusu Misak-ı Milli olunca yan çizmesi beklenmedik bir durum değildi.

Hal böyle olunca Türkiye ve Rusya’nın ortak bir stratejide yakınlaşması kaçınılmaz oluyordu. Neticede düşman ortaktı.

Osmanlı topraklarının parçalanmakla karşı karşıya kaldığı bu yıllar, aynı zamanda Anadolu’da başlatılacak Milli Mücadele için maddi ve siyasi destek arayışlarının devam ettiği kritik bir dönemdi.

Takvimler 13 Eylül 1919’u gösterdiğinde Sovyet Rusya’dan önemli bir adım daha geldi.

Sovyet Rusya Hariciye Komiseri Çiçerin, radyoda Türkiye’nin işçi sınıfına hitaben okuduğu bildiride Çarlık Rusyası tarafından İstanbul ve Boğazlar hakkında ileri sürülen bütün taleplerden geri adım atıldığını söylüyordu.

Bildiride en kritik nokta ise Doğu’da emperyalist güçler tarafından ezilen halklara kurtuluşları için gereken desteğin Sovyet Rusya tarafından verileceği müjdesiydi.

Yani Ruslar, egemen dünyaya karşı bağımsızlık mücadelesi veren yeni Türkiye’nin kurtuluş mücadelesinde yanında yer alacağını resmen açıklıyordu.

Mustafa Kemal’in Tutumu

Tam da bu noktada Mustafa Kemal’in Milli Mücadele için Sovyetler’den bedelsiz istenen yardımı sağlamak üzere nasıl konumlandığına dikkat etmek gerekiyor.

Lenin’in böylesi hayatiyet arz eden bir zamanda Türkiye’ye destek fikrinin perde arkasında Türkiye’de sosyal bir devrim gerçekleştirme hayali olduğu da görülüyor.

Ancak son tahlilde Mustafa Kemal’in Rusların bu hamlesine karşı attığı adım, belki de İstiklal Savaşı’nın seyrini değiştiren önemli bir detay olarak kaldı tarih sayfalarında.

Sovyetler, Türklerin istediği yardıma karşılık Türkiye’den toprak talebini ve ideolojik şartları önemli birer taviz olarak tasarlasa da toprak talebi konusunda gösterilen kararlı duruş, Sovyetlerin geri adım atmasına sebep oldu.

1921 yılına kadar devam eden seviyeli ilişkiler, Sakarya Zaferi sonrası stratejik bir hal aldı. Sovyet Rusya’nın zihninde fotoğraf neredeyse netleşmişti: gelecekte Türkiye’yi idare edecek kadroların Mustafa Kemal’in etrafında şekillendiği açıkça görülüyordu. Mustafa Kemal’in süreç içerisindeki teminatları, Rus tarafına güven veren en önemli etkendi.

1921 Aralık ayında Ruslar bedelsiz yardımda bulunmak üzere Ankara’ya bir heyet yolladılar.

Nisan 1920’de başlayan temaslar aradan geçen kısa bir sürenin ardından yerini iki ülke arasında önemli bir stratejik müttefikliğe bırakmıştı.

Stratejik Müttefik Ruslar

Sovyet Rusya’dan yardımın gelmesinden hemen sonra ortaya şu fotoğraf çıktı: Ankara, Milli Mücadele’yi sürdürebilmek için sadece gerekli desteğe ulaşmakla kalmamış aynı zamanda egemen dünyanın baskıcı politikalarını dengeleyecek yeni bir müttefik kazanmış oldu.

Aynı şey Moskova için de geçerliydi. Ruslar da güvenilir bir komşu sayesinde bundan böyle sınırlarını daha da güvende hissedecekti.

Mustafa Kemal’in bu süreçte bütün ideolojik farklılıklara rağmen Sovyetler’le ilişkileri hiç aksatmadan Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sürdürebilmesi gerçek bir siyasal başarı olarak takdir edilmelidir.

Tam da burada çok kritik bir nokta ortaya çıkıyor. Milli Mücadele’de Sovyet Rusya’nın desteğini almakta her hangi bir beis görmeyen Mustafa Kemal’in beklenenin aksine, savaş sonrası tercihini Doğu değil de Batı’dan yana kullanması, Türkiye’nin batılılaşma/modernleşme serüveni için önemli bir adım olmuştur.

Mustafa Kemal’in bu tercihi Ruslar açısından önemli bir hayal kırıklığıdır. Lenin’in 1924’teki ölümüyle iki ülke ilişkilerinin farklı bir yere savrulduğu anlaşılıyor.

Türkiye’nin NATO’ya giriş sürecinde yaşananların ise Türkiye-Sovyet stratejik ittifakının sonunu getirdiği söylenebilir.

Erdoğan-Putin

Batı dünyasının, egemen güçlere meydan okuyan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türkiye’yi yeniden hedefe oturttuğu bugünlerde Rusya ile Kudüs’ün statüsünden enerji işbirliği konularına kadar pek çok alanda yeniden stratejik bir ittifaka gidilmesi, sadece iki ülke açısından değil, bölge dengeleri bakımından da önemli.

Türkiye’nin milli menfaatlerini yakından ilgilendiren bu yeni durumun ilerleyen zamanda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi konjonktürel bir ittifakla mı sınırlı kalacağı yoksa Türkiye’nin yön değiştirmesine neden mi olacağı daha net bir şekilde anlaşılacak.

Türkiye, tam bağımsızlık hedefiyle 1921’lerde olduğu gibi, bugün yeniden egemen dünyanın baskılarına meydan okuyarak ayakta kalmaya çalışıyor.

Bugünü inşa ederken dünden ders almak, yerleşik siyaset pratiğimizde pek de alışılageldik bir davranış biçimi olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masaya koyduğu Rusya kartı, Mustafa Kemal örneğinde olduğu gibi dengeleri değiştirebilecek bir hamleye dönüşebilir. Zaman gösterecek.

Detaylı okuma önerisi: Bakınız, Ali Fethi Okyar’ın oğlu Prof. Dr. Osman Okyar’ın İş Bankası Yayınlarından çıkan kitabı: Milli Mücadele Dönemi Türk-Sovyet İlişkilerinde Mustafa Kemal (1920-1921).