Editörden : Ocak 2018

Suda Fahrettin’i mi Gördün?

Bedeviler aniden ürken develere ‘Ne o, suda Fahrettin’i mi gördün?’ derlermiş. Bugünlerde Siyonist-Evanjelik ideallerin peşinden giden devletlerin politikaları bedevi devesinin haline ne kadar da benziyor.

BM oylamasından çıkan neticeyi Filistinli Araplar “bu Kudüs’ün zaferidir.” diye nitelendirirken bölgede Türkiye’ye karşı kurulan her türlü kumpasın arkasındaki isimlerin bedevi devesinin ürkmesine benzer tavırlarla ceddimize ta’n etmeleri olsa olsa suçluluk psikolojisinden kaynaklanan aşağılık kompleksinin tezahüründen başka bir şey olmasa gerektir. Dedelerimiz mukaddes beldelerden çekileli bir asrı aşan bir zaman geçmiş olmasına rağmen bedevi ürken devesinin dizginlerine hala hâkim olamadı ki çöl serabında bile Medine Müdafii Fahrettin Paşayı görüyor.

Bu sayıda yine sahalarında liyakatli kalemlerin ele aldığı konular ve birbirinden değerli yazılar var dergimizde. Prof. Dr. Mustafa Alıcı şöyle diyor: “Siyonizm, Yahudilerin kutsal topraklarda ibadet etmelerini, oraya yeniden geri dönerek tekrar eski şanlı günlerine geri dönmeyi amaçlayan, kökleri II. Tapınak dönemine kadar giden, 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişme gösteren teo-politik bir Yahudi ideolojisidir. Siyonizm, diğer milletlerden üstün, güya onlar adına seçilmiş bir halk olan Yahudilerin, Tanrı Yahve’nin kendileriyle yaptığı özel ahit karşılığında onlara vadedilen toprağa, kral ve tapınağın Filistin’de yeniden yapılandırılmasına yönelik güçlü vurguları olan bir ideolojidir. Kudüs, tekelci ve dışlayıcı bir anlayışa sahip Siyonizm’e göre sadece Yahudiliğe ve Yahudilere aittir.”

Prof. Dr. İsmail Taşpınar’ın tespitleri de bir hayli çarpıcı: “Kutsal kitapta yer alan kehanetlerin tamamına ve anlatıldığı şekliyle -yani literal olarak- inanan Evanjelikler, bu konuda Yahudi kutsal kitabı Eski Ahid ile Hırisiyan kutsal kitabı Yeni Ahid arasında bir ayrım gözetmezler. Her iki kitapta da yer alan ahir zamanda gelecek olan kurtarıcı Mesih inancına ve onlarla ilgili gerçekleşeceği haber verilen olayların olacağına kesin iman etmektedirler. Onlara göre, kıyametin kopması an meselesidir. Bu yüzden, uzun vadeli planlar yapmaya gerek yoktur. Bu konuda, dünyada gerçekleşeceğini bekledikleri dehşet verici büyük olaylar zaten gerçekleşmiş durumdadır. Geriye kalan sadece bugünkü Filistin topraklarında gerçekleşeceğine inandıkları Armageddon savaşıdır. Bu savaşın çıkması ise an meselesidir. Nitekim Ortadoğu’daki kargaşa ve felaketler de bunun bir göstergesidir.”

Avukat Cüneyt Toraman’ın Zarrab davasına dair makalesi ise tam anlamıyla bir hukuk dersi niteliğinde: “Bir davadan söz ettiğimize göre, üzerinde durulması gereken ilk husus, devletin “yargı yetkisi”dir. Yargı yetkisi, hukuk veya ceza bütün davaların ön koşuludur. Bir mahkemenin yargı yetkisi yoksa yargılama da yapamaz. Ceza hukuku devletlere, iki konuda yargılama yetkisi vermektedir. Bunlardan birincisi mülkilik, diğeri tabiiyettir. Mülkilik ilkesine göre, kural olarak, her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre her devlet, vatandaşlık bağı ile kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir. Amerika’daki davanın iddianamesinde, Amerika topraklarında işlenen bir suç iddiası söz konusu değildir.”

Bu sayımızın asıl sürprizi ise Holokost Endüstrisi adlı kitabın yazarı Prof. Dr. Norman G. Finkelstein ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi. Kendisi anti-Siyonist bir Amerikan Yahudi’sidir. Gerek Holokost’un sömürülmesiyle ilgili görüşleri gerekse Filistin davasına olan sempatisi Finkelstein’i muhafakar-siyonist yahudi çevrelerin hedefi haline getirmiştir.

Beşibirlik kıvamında bir dergide buluşmak dileğiyle…

Cevap Yazın