Dünya Bir Yana İsrail Bir Yana

Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü.

Tarihin önemli kırılma noktalarından birine zemin oluşturan İngilizce mektubun tamamı 121 kelimeydi. 2 Kasım 1917 tarihli mektubun özünü 68 kelimelik iki cümle oluşturuyordu:

“Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasını olumlu mütalaa etmektedir ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Filistin’de hâlen mevcut Yahudi olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde bilinmelidir.”

Mektubu İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour Siyonist hareketin liderlerinden Lord Walter Rothschild’e yazmıştı. Daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak anılacak mektup Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek sürecin ilk kilometre taşı oldu. İngiltere’nin Yahudilere vaat ettiği topraklar hukuken halen Osmanlı’ya aitti ve Filistin’de 600 bin civarında Arap, 55 binden biraz fazla Yahudi yaşıyordu. O tarihte, İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarını aralarında paylaştıkları henüz bilinmiyordu. 1922 yılında, Birleşmiş Milletler’in atası sayılan Milletler Cemiyeti, Filistin’i İngiltere’nin mandasına verdi. Filistin toprakları 25 yıldan fazla İngiliz mandasında kaldı.

“İşlemedikleri Cinayetin Bedelini Ödetmek”

1948 yılında bölgede en önemli ikinci kırılma noktası yaşandı. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, dünya 6 milyon Yahudi’nin Nazilerin gaz odalarında öldürüldüğünü öğrenmişti. Gaz odalarından kurtulan binlerce Yahudi’yi hiçbir ülke istemiyordu. İngiltere hala Filistin’i yönetiyor ve İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki dışişleri bakanı Balfour’un deklarasyonu da kullanmak için zemin aradıkları bir koz olarak Yahudi hareketinin elinde bulunuyordu. Yahudi ileri gelenleri Balfour Deklarasyonu’ndan aldıkları güçle, Filistin’e dönme ve nüfusun yüzde 90’dan fazlasını Arapların oluşturduğu topraklarda devlet kurma yönündeki taleplerini yüksek sesle dile getiriyordu. O dönemde Filistin’de yaşayan 1 milyon 200 bin Arap ise, “işlemedikleri bir cinayetin bedelini ödemeye” karşı çıkıyordu. “Hitler’in gaz odalarında doruğa ulaşan Yahudi kıyımı dizisi İslam dünyası tarafından değil, Avrupa’nın Hristiyan ülkelerince sürdürülmüştü.” Haçlı Seferleri sırasında binlerce Yahudi Hristiyanlarca katledilmiş, 1290-1497 arasında Yahudiler İngiltere, Fransa, İspanya ve Portekiz’den sürülmüştü. Dolayısıyla; Araplar, “işlenen cinayetlerin yükü bize değil, bu uluslara yüklenmelidir.” diye itiraz ediyor, topraklarının bölünmesine, paylaştırılmasına karşı çıkıyordu. Filistin topraklarının paylaştırılması için en çok çabayı Amerikan yönetimi gösteriyordu. Dünyanın en önemli ve en etkili Yahudi cemaatinin oy baskısı karşısında kayıtsız kalamayan Amerikalı pek çok siyasetçi, Yahudi devletinin kurulması için kampanya yürütüyordu. Birleşmiş Milletler’in Filistin’in bölünmesi planının en ateşli destekleyicisi başkan Truman’dı. Dışişleri Bakanı George Marshall ve baş politika planlamacısı George Kennan gibi yönetimdeki bazı etkili kişiler, ABD’nin Arap dünyasıyla ilişkilerini tehlikeye atacağı ve Sovyetler’in bölgede etkisini artıracağı gerekçesiyle Filistin topraklarının paylaştırılmasının doğru olmadığını dile getiriyordu. Ama, bu düşünce sonucu etkilemeyecekti.

Filistin’in Bölünmesine Karşı Çıkan Ülkelere Baskı ve Tehdit

Amerikan yönetimi, yerinden edilmiş, gaz odalarından kurtulmuş Yahudilerin de içinde olduğu 250 bin göçmenin en kısa zamanda Filistin’e yerleştirilmesi gerektiğini savunurken, Avrupa’dan gelecek Yahudilere ise kendi kapısını kapatıyordu. O tarihlerde Amerikan Kongresi Avrupa’dan ülkeye gelecek göçmen sayısının artırılması taleplerini tartışmayı bile reddetmişti. 1946 yılının ilk sekiz ayında gaz odalarından kurtulanlardan sadece 4767’sinin Amerika’ya girmesine izin verildi. Amerikan yönetimi ve Filistin’deki Yahudi toplumunun gayri resmi hükümeti olan Yahudi Ajansı, Filistin’in bölünmesine karşı çıkan ülkelere baskı ve tehdit uyguladılar. Amerikan yönetimi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Kudüs oylaması (21 Aralık 2017) öncesinde yaptığı tehditlere benzer tehditleri o dönemde de devreye sokmuştu. Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail’e destek olmanın, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki etkisini artıracağı, Amerika’nın çıkarlarını tehlikeye atacağı görüşü 1960’lara kadar yönetim içindeki bazı kesimler tarafından savunuldu. Kennedy’nin başkanlığı döneminde bu görüş erozyona uğradı. Kennedy yönetimi, Sovyetler’in Mısır, Suriye ve Irak’a artan yardımları karşısında İsrail’in daha fazla desteklenmesi kararını aldı. Sonraki yıllarda Nixon ve Kissinger da Sovyetler Birliği’nin bölgedeki gücünü dengelemek adına İsrail’i artan oranda destekleyen politikalara ağırlık verdi. O dönemden sonra Amerikan yönetimlerinin bugüne kadar sürdürdüğü ‘kayıtsız şartsız’ İsrail desteği hiçbir sonuç üretmeyen cılız tartışmalar ve sorgulamalar dışında kesintisiz olarak devam etti.

Amerika’nın İsrail’i Kurtaran Vetoları

Amerikan yönetimi, devasa askeri ve ekonomik yardımın yanı sıra BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhindeki en kritik kararlarda daimi üye olarak veto hakkını kullandı ve İsrail için can simidi oldu. İsrail lobisinin Amerikan dış politikasındaki etkisini anlatan “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy” adlı kitabının yazarları John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt’ın tespitlerine göre; Washington yönetimi, 1972-2006 arasında İsrail aleyhindeki önemli 42 BM Güvenlik Konseyi kararını veto etti. Bu veto sayısı Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerinin aynı dönemde kullandıkları toplam vetodan daha fazlaydı. Amerikan yönetiminin yine aynı dönemde Güvenlik Konseyi’nde her konuda kullandığı toplam veto sayısının yarısından da fazlaydı. Yani 34 yılda Amerikan hükümeti BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak veto hakkının yarısından fazlasını İsrail lehine kullanmıştı. Sadece bu tablo bile ABD yönetimleri için İsrail’in ne denli önemli olduğunu gösteriyor.

İktidar Olup Muktedir Olamamak

Trump birçok vaadle geçen yıl başkan seçildi. Çizdiği başkan adaylığı profili bir işadamı olarak da dikkat çeken kendine özgü iş yapma biçimine uygun, diğer ve önceki başkan adaylarından farklı idi. Başkan seçildikten sonra, dünyanın süper gücü olan ülkeyi yönetmede birlikte çalışacağı insan seçiminde, bunlarla uyumlu çalışma, bunların görevde kalmalarını sağlama konularında, vaadlerini hayata geçirmede ciddi sıkıntıları oldu. Sıkıntıların birçoğunda kendi tercihleri etken olurken, bazıları Amerikan müesses nizamının direncinden kaynaklandı. Trump, iktidar olmuştu ama bir türlü muktedir olamıyordu…

İlk Yılı Dolmadan Azli Tartışılan Amerikan Başkanı

Kendisini sıkıştıran en temel sorun da seçim sürecinde ekibinin Ruslarla, seçim sonuçlarını etkilediği iddia edilen gizli kapaklı işlere girişmiş olmasıydı. Hem kendisi hem bir dönem kader arkadaşı olan ekibinden bazı üyeler hakkında yürütülen soruşturmalar, göreve getirdiği birçok insanla yollarının kısa sürede ayrılması, bunlardan bazılarının kendisine karşı ifade verecek duruma gelmesi, geçmişte yaşandığı iddia edilen ve kahramanı olduğu cinsel taciz olaylarına Amerikan toplumunun gösterdiği tepkiler, yönetme şeklinin yarattığı rahatsızlıklar, başkanlıktan azledilme tartışmalarının doğurduğu baskılar, çeşitli anketlerin ortaya çıkardığı seçmen desteğinin ciddi oranlarda düşmesi, Trump’ı yönetiminin daha ilk yılı dolmadan bir “beka” sorunuyla karşı karşıya bıraktı.

İsrail Lobisi ve Evanjelistler

Trump’ın, “etkin gücü olan” bir desteğin, desteğinin tazelenmesine ihtiyacı vardı. Bu destek, seçimlerde yanında yer alan İsrail lobisi idi. Trump, seçim sürecinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan yasayı hayata geçireceğini söylemişti. Daha önceki başkanlar da seçim propagandalarında aynı vaatte bulunmuşlar, ama başkan seçildiklerinde bu vaadi göz ardı etmişlerdi. Trump, önceki başkanlar gibi yapmadı ve yasayı hayata geçireceğini gösteren imzayı attı.

Bu imzayla, Yahudi lobisinin Amerikan Kongresi üzerindeki etkisinden faydalanmayı amaçladı.

Trump’ın kararında Evanjelistler’in etkisini de ciddiye almak gerekiyor. Evanjelistler, Amerikan iç siyasetinde daha çok da Cumhuriyetçiler arasında son derece etkili bir dini yapı. Protestanlığın bir alt kolu olan Evanjelistler, dini nedenlerle Yahudiler ve İsrail’e, İsrail’in politikalarına çok yakınlar. Başkan yardımcısı Pence koyu bir Evanjelist olarak tanınıyor. Mevcut yönetim içinde Evanjelist olan veya onlarla birlikte hareket eden ve karar verme, başkanı etkileme gücüne sahip birçok yönetici olduğu biliniyor. Trump’ın Kudüs kararında Evanjelistlerin etkili olduğu görüşü hakim.

Sadece İsrail Lobisi ve Evanjelist Faktörüyle Açıklanabilir mi?

Trump’ın Kudüs kararını sadece İsrail lobisi ve Evanjelist faktörüyle açıklamak resmin bütününü görmeye yetmez. ABD Başkanı Trump, Ortadoğu’ya yeni bir ‘düzen’ getirmek istiyor. Kendisinin bir süredir Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, İsrail ve Filistin liderleriyle yaptığı görüşmeler, damadı ve danışmanı Jared Kushner ve özel temsilci Jason Greenblatt’ın Ortadoğu’daki temasları, yeni bir düzenin altyapısını oluşturma çabaları olarak dikkat çekiyordu. Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, öne çıktığı kadarıyla İran karşıtlığı üzerinden İsrail’le yakınlıklarının artması, damat Kushner’in Suudi Arabistan veliahtı Muhammed Bin Salman ve İsrail Başbakanı Netenyahu’yla sık görüşmeleri, Suudi Arabistan’ın artık ‘Ilımlı İslam’a yöneleceği açıklamaları ‘yeni düzenin’ hazırlıkları olarak öne çıkıyordu.Trump’ın planladığı düzenin Ortadoğu’ya gelmesi, doğal olarak İsrail’le Filistin arasında kalıcı bir barışın sağlanmasına bağlı. İddia o ki Trump ve çevresi, İsrail’in Filistin’le barış masasına güçlü bir şekilde oturmasından yana. Filistinlilerin daha azına razı olacağı bir durum yaratmak, koşulları İsrail lehine değiştirerek barış masasını kurmak için Trump ve ekibi Kudüs hamlesini yaptı. Kudüs’ü tartışma konusu olmaktan çıkarıp barış müzakerelerini öyle başlatmayı amaçladı.Böyle bir şey mümkün olabilir mi, olamaz mı, belli değil. Beyaz Saray’daki birkaç danışmanla birlikte Trump’ın Ortadoğu politikasına yön verdiklerine inanılan Koushner-Greenblatt ikilisinin tecrübeleri, soruna hakimiyetleri, Ortadoğu barışı gibi son derece karmaşık dengeleri içeren, yüksek hassasiyet ve diplomatik beceri gerektiren bir süreci nasıl yürütebilecekleri de ciddi tartışma konusu.

Kararın Zamanlaması

Arap Baharı’yla birlikte büyük bir türbülansa kapılan bölgede, rejimler sarsıldı, kimileri yıkıldı, ülkeler dağıldı. Öteden beri Filistin ve Kudüs meselesinde en güçlü refleksi gösteren ülkelerden Libya parçalandı, Suriye dağıldı, Irak 2003’ten beri toparlanamıyor. Kendisini Arap dünyasının lideri olarak gösteren Mısır’ın yönetimi, ayakta kalmak için önceki yönetimlerden çok daha fazla bir şekilde Amerikan desteğine muhtaç. Suudi Arabistan, yanına kattığı bazı Körfez ülkeleriyle birlikte, İran karşıtlığı ve bölgenin dizaynı üzerinden İsrail ve ABD’yle işbirliği içinde. Bu şekilde İran’ın bölge genelinde elde ettiği etki gücünü de alt etmeyi planlıyor. Kısaca bazı ülkelerin Trump’ın bu kararına karşı çıkmaya isteği ve niyeti yok hatta gizli onayı var. Bazılarının da sözünü dinletebilecek durumu, gücü ve hali yok. Yani, Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü.

ABD’nin En Büyük Sorunu

Trump yönetiminin ve Amerikan müesses nizamının, kimilerine göre derin devletinin son yıllarda daha belirgin hale gelen bir sorunu var. ABD, bugünün dünyasının farkında değil ya da farkında olmak istemiyor. Dünyada yeni güç merkezleri, yeni dinamikler oluştu ve halen oluşmakta. Dünya başka bir dünya oldu ama bu anlamda Amerika eski dünyada kalmış görünüyor. Olan bitenin farkında ama kabul etmek istemiyor, hırçınlaşıyor. Böyle olunca da eski refleksle, sahip olduğu ‘güce’ abanıyor. Sahip olduğu yüksek askeri ve ekonomik gücün büyük oranda hala tek belirleyici olduğuna, olması gerektiğine inanıyor. Sadece, İsrail’le ilgili değil, özellikle Arap Baharı sürecindeki bölge analizlerine, tercihlerine bakıldığında da bir büyük güce uygun düşmeyen tuhaflıklar görülüyor. İzlediği politika büyük oranda stratejik körlük içeriyor.

Bugünün Amerikası’nın yaptıklarına bakıldığında söyle bir tespitte bulunmak herhalde yanlış olmayacak: Amerika’nın gücü var ama gücü oranında aklı yok!