Dünya Amerika’dan Büyüktür

Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli.

Kudüs’ün Önemi ve Statüsü

Bilindiği üzere ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararı, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu ve kendi ülkesinin de daha önce onaylamış olduğu kararları yok saymak anlamına geliyordu. Bu, uluslararası hukukun apaçık ihlaliydi. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından kutsal sayılan bu şehrin önemi, BM kararlarında da her zaman için kendini göstermişti. BM Genel Kurulu, 1947 tarihinde 181 sayılı kararı ile Kudüs’ü kendi himayesinde ve silahlardan arınmış bir şehir statüsüne koymuştu. Karara göre bu durum 10 yıl sürecek, sonrasında referandum ile bu statü gözden geçirilecekti. Ancak İsrail tüm bu kararlara rağmen Kudüs’ün Batı bölümünü, Ürdün de şehrin doğu bölümünü kontrol altına aldı.

BM buna karşı Kudüs için daha önce belirlemiş olduğu statünün barış için gerekli olduğunu yineledi. Ne Ürdün şehrin doğusundan çekildi ne de İsrail batısından. Üstelik İsrail, Batı Kudüs’te Parlamento ve hükümet binaları açarak, başkenti olduğunu ilan etti. İsrail 1967 savaşı ile bu sefer Kudüs’ün doğu kısmını da işgal etti.

BM bunun akabinde bugün sıkça duyduğumuz 252 sayılı kararı aldı. BM bu kararla, İsrail’e işgal ettiği bütün topraklardan geri çekilmesi çağrısında bulundu. Ancak her zaman olduğu gibi bu, sadece çağrı ile sınırlı kaldı ve İsrail’e ciddi bir yaptırım uygulanmadı.

BM, 1980 yılında da İsrail’in Kudüs girişimlerini ve işgalci politikalarını yok sayan kararını yineledi. 478 sayılı bu karar ile İsrail’in uygulamaları uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirildi.

BM’nin kararlarına göre, İsrail bir işgal devletidir ve bu işgal sahasını gün geçtikçe genişletmektedir. BM kararlar yayınlayıp, İsrail’e bu kararlara uyması çağrısında bulunmaktan öteye hiçbir zaman gidemedi. İsrail’in uluslararası kamuoyunu göz ardı ederek davranmasını engellemeye zemin hazırlayacak somut bir adım atamadı. İsrail, Kudüs’ü işgal ettiği ilk günden bu yana şehirdeki demografik yapıyı köklü şekilde değiştirdi.

Trump’ın Kudüs Kararı

ABD başkanı Donald Trump’ın kaos niteliğindeki Kudüs kararının geçmişi 1995’e dayanıyor. Bill Clinton’un başkanlığı döneminde ABD kongresi tarafından alınan kararla, İsrail’deki Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması öngörülüyordu. Ancak bu karar her altı ayda bir çıkan bir kararname ile 22 yıl boyunca ertelendi. Peki Trump, göreve gelişinin ilk 6 ayında kararı ertelemesine rağmen, daha sonra önceki yönetimlerin aksine neden böyle bir karar aldı?

Trump, ABD tarihinde son 70 yıldır kongrede ve basınla ilişkilerde en az destek gören başkan konumunda. İç politikada ciddi sıkıntıları var. Onun için Yahudi lobisine ve İsrail’in desteğine ihtiyaç duyuyor. Trump’ın Kudüs kararını iç politika malzemesi olarak kullanmaya çalışması bir yana, bu kararın bu kadar rahat şekilde alınması da işin ayrı boyutu. Trump başkanlık koltuğuna oturduktan hemen sonra Arap dünyasında “Filistin meselesinin çözülmesinde olumlu bir rol oynayabileceği beklentileri” çok yaygındı. ABD Başkanı ilk yurt dışı ziyaretini de bölgeye gerçekleştirdi. Bu da söz konusu beklentileri daha da arttırdı.

Trump’ın ilk yurtdışı ziyareti kapsamında gerçekleştirdiği Suudi Arabistan gezisi, hem Arap dünyasında hem de dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Burada bir ‘’Arap İslam-Amerikan’’ zirvesi yapıldı. Zirveye pek çok İslam ülkesinden katılım oldu. Körfez ülkeleri, “artan İran tehlikesine” karşı Trump’ı bir kurtarıcı olarak görüyor ve Obama döneminde “ABD’nin bölgeyi İran etkisine açması” yanlışından döneceğini öngörüyordu. Sonuçta Trump, daha seçimi kazanmadan İran ile varılan nükleer anlaşmaya karşı çıktığını deklare etmişti.

Körfez ülkeleri, başta Suudi Arabistan olmak üzere “İran” endişesinin giderilmesi için Trump’la tarihi sayılabilecek yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları imzaladı.

Trump ise gezisinin bu ayağını bitirip İsrail’e yönelirken, çıktığı iş gezisinden inanılmaz derecede kar elde etmiş bir tüccar gibi sevinçliydi. Ayrıca Trump’ın ‘Kudüs’ kararını açıklamasından önce Mısır ve Suudi Arabistan’a bunu ilettiği ve iki ülkenin buna karşı çıkmadığı yönündeki iddialar İsrail medyasında dile getirildi. Bu arada İstanbul’da İİT zirvesi toplanmışken, İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz’ın Suudi Arabistan medyasına verdiği mülakatta Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ı Tel Aviv’e davet etmesi ve Filistin–İsrail görüşmelerinde Suud’a arabuluculuk sinyali vermesi de gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı. Bazı Arap ülkelerinin İsrail ile “normalleşme” çabaları bugün gelinen süreçte oldukça önemli. Özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Filistin yönetimine İsrail ile uzlaşı için baskı yaptıkları, Arap basınında son dönemlerde sıkça karşılaştığımız bir konu. Sonuçta Körfez ülkeleri için İsrail, artan İran tehlikesine karşı müttefik olunabilecek bir güç konumunda değerlendiriliyor. Trump’ın bu kararı almasında İslam coğrafyasının içinde bulunduğu ortam da oldukça etkilidir. “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte pek çok Arap ülkesinin içine düştüğü durum herkesin malumu. Müslüman ülkelerin birbirleriyle ekonomik, siyasi ve askeri çatışma alanlarına kadar taşınmış ihtilafları var.

Küresel Mafyaya Tepkiler, İİT Zirvesi ve BM Genel Kurul Kararı

ABD yönetiminin Kudüs kararına karşı verilen en güçlü tepki şüphesiz İstanbul’da Türkiye’nin dönem başkanlığında gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü zirvesi oldu. İslam ülkeleri, Doğu Kudüs’ü Filistin’in “işgal altındaki başkenti” kabul ederek Filistin meselesinde oldukça tarihi bir karar aldılar. Üstelik bütün dünyaya ve özellikle de Avrupa Birliği’ne “Filistin’in bağımsızlığını ve Doğu Kudüs’ü başkent olarak” tanımaları için çağrı yapıldı. Bu çağrı oldukça önemliydi çünkü Avrupa ülkeleri de Trump’ı yalnız bıraktı. Trump’ın agresif diplomasi dili aynı zamanda yeni güvenlik doktrininin de desteklenmediğini gösteriyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk andan itibaren en sert şekilde kararı eleştirmesi, İsrail’e yönelik açıklamaları, ‘Kudüs kırmızı çizgimizdir.’ sözü ve Türkiye öncülüğünde başlattığı yoğun diplomasi, gönülsüz bazı Arap ülkelerini de peşinden sürükledi. İİT zirvesine düşük düzeyde temsilci göndererek ‘katılmış gibi’ yapanlar dahi ‘Doğu Kudüs Filistinin başkentidir.’ kararına itiraz edemedi. İİT zirvesi bu bağlamda bir kıvılcımı ateşleyerek meseleyi BM’ye taşımada önemli bir basamak oldu.

Bu süreçte Erdoğan’ın AB liderleri ve Papa ile yaptığı görüşmeler, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın zirve konuşmasında sıklıkla dile getirdiği Kudüs’teki Hristiyanların durumu ve Hristiyan nüfus kuşkusuz uluslararası topluma verilmiş önemli bir mesajdı. Kudüs meselesi bu yolla sadece Arap veya İslam ülkelerinin değil uluslararası hukuka saygı gösteren tüm dünya milletlerinin gündemine taşınmış oldu. ABD’nin kararına dünyadan gelen tepkiler, BM Güvenlik Konseyi oylamasındaki yalnızlığı, tüm dünyayı ‘yardımları keseriz’ tehdidiyle hizaya çekme girişimine rağmen BM genel kurulundan çıkan sonuç ciddi bir göstergeydi. Amerika yakın vadede küresel bir mafya gibi davranmayı terk etmezse yalnızlaşmaya ve antipati toplamaya devam edecek. BM Genel Kurulu ve İİT zirvesinden çıkan sonuç, ABD’nin bu kararından vazgeçmesi için bir baskı unsuru oluşturur mu bununla ilgili şimdiden kesin bir çıkarımda bulunmak zor. Ancak ABD’yi yalnızlaştırdığı âşikar. ABD bu adımıyla bölgesel müttefiklerini de zor durumda bıraktı. Bugün İslam dünyasından yükselen tepkilere bakıldığında, kararı “kapalı kapılar ardında onaylayan” ülkelere de ciddi tepki söz konusu.

Sonuçta 1995 yılında alınan kararın uygulamaya konmamasının bir açıklaması vardı ve ABD bu şekilde, “tarafsız” görünümünü devam ettirmeyi hedefliyordu. Zira “tarafsızlık” ona Ortadoğu konusunda oldukça geniş bir manevra sahası açıyordu. Trump’ın kaos niteliğindeki kararı ve İsrail’in sevinç çığlıkları şüphesiz Ortadoğu dengelerinin yeniden şekillenmesinde çok etkili olacak gibi. Filistinlilerin uzun süredir ABD gözetiminde İsrail ile devam eden görüşmelerden bir sonuç çıkmayacağı ve İsrail ile uzlaşma çabalarının İsrail’e zaman kazandırdığı düşüncesi haklı çıktı.

Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli. Bunun yanı sıra Filistin davasının en önemli iki aktörü El Fetih ve Hamas arasındaki barışın bir an önce sağlanması da zaruri.