“Amerikan Talibanı” Kudüs’ü İstiyor

Kudüs ve Mescid-i Aksa, tarih boyunca Müslümanların elinde gerçek hüviyetine kavuşmuş ve gelecekte de barış yurdu statüsünü yine Müslümanlar eliyle yeniden kazanacaktır. Aksi takdirde bu mübarek şehir, tarih boyunca şahit olduğu zulümlere yeniden maruz kalacak; acı, kan ve gözyaşından başka insanlığa sunacak şeyleri olmayan tekelci ve tahripçi güçler eline geçebilecektir.

Dinler tarihine bakıldığında şehirlerin sadece insanlar, sokaklar ve binalardan ibaret olmadığı görülür. Onlar, aynı zamanda jeo-teolojik, teo-politik yönleri olan, ilim, eğitim ve kültüre ev sahipliği yapan ve aynı zamanda ticaretin de kalbinin attığı yerlerdir.

Kudüs-ü Şerif veya Yahudilerin “barışın şehri” adını verdikleri Yeruşalim, (İngilizce Jerusalem), antik çağlardan günümüze kadar çok boyutlu anlamlarıyla bu özelliklere sahip nadir şehirlerden biridir. Kadim dünyada sıradan bir şehir iken İsrail peygamberlerinden Yuşa zamanında alınması için çaba gösterilen (Yuşa, 10/1-4.) ama başarılı olunamayan Kudüs, önceleri Yebusiler adındaki bir kavmin elinde bulunuyordu. Bundan dolayı şehre Yebus adı da verilmekteydi. Yahudi tarihinde ilk kral olan Talut’un ölümünden sonra savaşçı peygamber Hz. Davud (a.s.) kral olmuş ve ilk icraat olarak Kuzey ve Güney kabilelerini toparlamayı başararak Kudüs’ü putperestlerin elinden kurtarmış ve şehri, krallığının politik ve dini başkenti yapmıştı.

Yahudi geleneğine göre şehre Yeruşalim adını veren Hz. Davud olmuştur. Bu şehrin kuzey ve güney İsrail kabilelerinin tam ortasında bulunması, Yahudi halkı için önemli bir coğrafi konumlama idi. Şehir aynı zamanda savunma açısından da elverişli bir mevkide bulunuyordu. Zira şehrin doğu ve batı yakaları derin iki vadi tarafından kuşatılmaktaydı ve bu Kudüs’e yönelik istila girişimlerini engelliyordu.

Hz. Davud, şehirde önceleri Yebusilerin kalesi olarak kullanılan ve şehrin en yüksek tepesini oluşturan Zion adlı yeri kraliyet sarayı olarak inşa ettirmiş, Ahit Sandığı’nı şehre getirerek Kudüs’ü dini açıdan da ulusun başkenti yapmıştı. Hz. Davud, Ahit Sandığı’nı İsrail’in ibadet ettiği, toplanma çadırının içine koymasına rağmen toprak ve kral sahibi olan kavme bir tapınak inşa etme düşüncesindeydi.

Yahudi kaynaklarına göre devrin peygamberi Nathan’ın vahyiyle Tanrı’nın bu tapınağı inşa etmesini istemediğini öğrenen Hz. Davud, bu fikirden vazgeçer (I. Tarihler, 17. bab.). Tapınak inşa etmek oğlu Hz. Süleyman’a (a.s.) nasip olacaktır.

Kudüs’ün önemi Hz. Süleyman (a.s.) döneminde artmıştı. Zira Hz. Süleyman, babasının rüyasını gerçekleştirmiş ve Süleyman Mabedi diye bilinen tapınağı ve saray kompleksini inşa etmişti. M.Ö. 922 yılında Hz Süleyman ölünce İbrani krallığı ikiye bölünmüştü. Yahuda (Judah) ve Bünyamin (Benjamin) adlı güney kabileleri Kudüs’ü başkentleri olarak kabul etmişler, şehir politik açıdan ayrılmış olmasına karşın, kuzey kabileleri tarafından da ibadet için gelinen kutsal şehir olma özelliğini sürdürmüştü.

Bu bağlamda dini-politik açıdan tarih boyunca Kudüs’ü etkisi altına almak isteyen üç farklı egemenlik türü ve politik tavır mevcut olmuştur: Tahrip edici, tekelci ve koruyucu güçler.

Yıkıcı-Tahrip Edici Güçler

Tahrip edici güçler, bir dinin anlayışını, Allah’ın kanunlarına göre işleyen kaderi, sünnetullahı, İslam’ı ortadan kaldırmak isteyen güçlerdir. Bu güçler, Davud ve Süleyman peygamberlerin fethedip inşa ettikleri Kudüs’ü kendilerine rakip görüp ona düşmanlık edenlerin yaklaşımını yansıtmaktadır. Sözgelimi M.Ö. 722 yılında kuzeydeki kabilelerin bulunduğu İsrail krallığı Asurlular tarafından yıkılınca Güney Krallığı Kudüs’ün başkentliğinde varlığını bir müddet daha sürdürmüş ancak Babililer Buhtunnasr idaresinde M.Ö. 587’de Yahuda devletini yıkarak halkı Babil’e tutsak ve köle olarak götürmüştür. Kudüs’ü tahrip edip Süleyman Mabedi’ni (Beyt ha-Mikdaş) tüm kurumsal kimliğiyle ve fiziksel görünümüyle ortadan kaldırmıştır. Yaklaşık yarım asır sonra (M.Ö. 537) Babil esaretinden kurtulan ve Filistin topraklarına geri dönmelerine izin verilen Yahudiler, ruhbanların öncülüğünde Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmişler ancak M.S. 67’de henüz yapılanması tamamlanan bu mabed sadece üç yıl sonra M.S. 70 yılındaki Yahudi isyanı sonucu Romalı Titus ve ordusu tarafından yakılıp yıkılmaktan kurtulamamıştır. Bu tarihten sonra Kudüs’ün İsrail kimliği tamamen silinmiştir. Yahudiler zorunlu olarak diaspora kültürüyle tanışmak zorunda kaldılar. Tanrı ile sürekli yürüdüğünü iddia ettikleri ve kendilerini “İnsanların Işığı” (Lumen Gentium) gören bu kavim, tahrip ve tahrif edici pagan güçler tarafından Tanrı’nın evinden ve Davud’un görkemli şehrinden uzaklaştırıldı.

Tekelci ve Baskıcı Güçler

Bu tavırda olanlar tarihte haçlılar ve Yahudi ruhban geleneği temsilcileridir. Günümüzde ise Siyonistlerin, Evanjeliklerin ve Filistinli Müslümanlara karşı terör estiren İsrail’in tavrıdır. Zira Yahudiler bir taraftan seçilmiş halk öğretisiyle desteklenen ve sosyo-kültürel açıdan oluşturdukları sinagog merkezli tecrit ve dışlama zihniyetiyle diğer insanları ötekileştirmekte diğer taraftan Kudüs’ü başka kültürlerinden arındırılmış salt bir Yahudi yerleşim merkezine dönüştürmek istemektedir.

“Siyonizm, Yahudilerin kutsal topraklarda ibadet etmelerini, oraya yeniden geri dönerek tekrar eski şanlı günlerine geri dönmeyi amaçlayan, kökleri II. Tapınak dönemine kadar giden, 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişme gösteren teo-politik bir Yahudi ideolojisidir. Siyonizm, diğer milletlerden üstün, güya onlar adına seçilmiş bir halk olan Yahudilerin, Tanrı Yahve’nin kendileriyle yaptığı özel ahit karşılığında onlara vadedilen toprağa, kral ve tapınağın Filistin’de yeniden yapılandırılmasına yönelik güçlü vurguları olan bir ideolojidir. Kudüs, tekelci ve dışlayıcı bir anlayışa sahip Siyonizm’e göre sadece Yahudiliğe ve Yahudilere aittir. Siyonizm daha özel anlamda Yahudileri, kendilerini vaat-ifa diyalektiğine sahip olan ve hiçbir millete daha önce verilmeyen ilahi ve fiziksel güçlerle donatılmış bir halk olarak görür.”

Siyonizm, vaadedilen toprakların kutsallığını katmanlar halinde anlar. Buna göre Nil’den Fırat’a kadar uzanan bölge Yahudi halkına Tanrı tarafından hibe edilmiştir. Bu topraklar Tevrat kadar mukaddestir. İkinci katmanda tarihte Hz. Yuşa ile başlayan, Davud ve Süleyman peygamberler tarafından fethedilen topraklar anlayışı bulunur. Üçüncü katmanda siyonistlerin ezeli-ebedi başkent kabul ettikleri Kudüs şehri yer alır. Dördüncü katmanda ise Zion tepesinde yer alan Beyt ha-Mikdaş (Beyt’ül- Makdis/Süleyman Mabedi) varken son ve çekirdek katmanda ise bu mabedin içinde kutsal ahit sandığının bulunduğu kutsalın en kutsalı denilen mekân yer alır. Yahudilere göre yeryüzündeki en mukaddes yer burasıdır ve şimdilerde Müslümanların elindedir. Siyonizme göre Kudüs’ün önemi de katmanlar halinde izah edilir. Öyle ki başlangıçta putperest bir şehirken kral Davud sayesinde kutsanmış ve İsrail’in merkezi olmuştur. Ahit Sandığı ve içindeki Tevrat’ın bulunduğu Mabed’in bu şehirde olması, Tanrı’nın gizemli varlığı olan Sekine’nin (şakinah) ağlama duvarında oluşu gibi sebepler de Kudüs’ün önemini artırmaktadır. Babil Sürgünü’nden itibaren Yahudilerin Kudüs özlemini Mezmurlar şöyle dile getirir: “Ey Kudüs! Seni unutursam sağ elim kurusun. Seni anmazsan dilim damağım birbirine yapışsın.” (Mezmurlar 137.).

Apokaliptik Yahudi literatürü de Kudüs’ün dünya başkenti olarak maddi âlem içindeki rolünü vurgular: Amots oğlu Yeşaya’nın Yahuda ve Yeruşalim’le ilgili görümü: RAB’bin Tapınağı’nın kurulduğu dağ, Son günlerde dağların en yücesi, Tepelerin en yükseği olacak. Oraya akın edecek ulusların hepsi. Birçok halk gelecek, “Haydi, RAB’bin Dağı’na, Yakup’un Tanrısı’nın Tapınağı’na çıkalım” diyecekler. “O bize kendi yolunu öğretsin, Biz de O’nun yolundan gidelim.” Çünkü yasa Siyon’dan, RAB’bin sözü Yeruşalim’den çıkacak. RAB uluslar arasında yargıçlık edecek, birçok halkın arasındaki anlaşmazlıkları çözecek. İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri, mızraklarını bağcı bıçağı yapacaklar. Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak, savaş eğitimi yapmayacaklar artık. Ey Yakup soyu, gelin RAB’bin ışığında yürüyelim (İşaya, 2/1-5.).

Gayet masum olarak anlaşılabilen metin Siyonizm için eskatolojik ve aşırı politik anlamlar içerir. Mesela bütün insanların İsrail’e köle olması, On Emrin verildiği Sina Dağı’nı temsil eden İsrailli peygamberler geleneği yerine II. Tapınak döneminde gittikçe güçlenen ruhbanları ima eden Zion Dağı’nın en yüce dağ oluşu, Kudüs’ün sadece İsrail’in değil tüm dünya için anahtar roller üstlenmesi, insanlığın karanlık içinde İsrail’in ise tüm insanlığın ışığı olması gibi anahtar ifadeler dikkat çekmektedir. Ancak buradaki temel nokta Siyonistlerin teolojiye bulandırılmış siyasi anlayışında İsa Mesih dışında başka bir mesihin gelip Kudüs’ü ve tapınağı kurması ve kral olarak devleti idare etmesidir.

Hıristiyan dünyasındaki Evanjelikler de Kudüs konusunda tekelci bir anlayışa sahiptir. Bu akıma mensup olanlar, protestan ana akımı içinde bulunan ve misyoner karakterde İsa Mesih’in rab oluşuna, O’na kulluğa özel önem veren, O’nun getirdiği ve müjde adı verilen mesajına özel vurgular yapan, İncil’i merkeze alan bir mezheptir. Evanjelizm, hiyerarşik ve skolastik bir bakış açısına sahip olup, papalığın dini otoritesini reddeden Protestan bir gelenek olarak İsa Mesih’in rab ve yargılayıcı sıfatıyla ikinci gelişine özel önem veren bir Hıristiyanlık anlayışıdır. Evanjeliklere göre tarihin zirve noktası, bu ikinci geliştir. Zira İsa Mesih, Göksel Yeni Kudüs’ü inşa ederek Tanrı’nın görkemini izhar edecek, nihai yargılamayı yapacak, iyiler ve kötülerin safını belirleyip cennet ve cehennemin sınırlarını çizecektir.

Evanjelik Kudüsü, Yuhanna’nın ilahi vizyonuyla belirlenen (Vahiy, 18.) ve Yeni Kudüs adıyla anılan bir şehirdir. Bir Cennet olarak inşa edileceğinden yeryüzündeki herhangi bir şehre eşdeğerde olamaz. O, bir şehirden de öte bütün metafizik ihtişamıyla ve azametiyle Tanrı’nın katından inen göksel bir devlettir, dünyadır, evrendir, bir paradigmadır. Bir perspektif veya dünya görüşü, rafine edilmiş bir salt iyilik kültürü, aklın kavrayamayacağı kadar estetik mimarilerle dolu bir yerdir. Buna karşılık Göksel Kudüs’ün hükümranlığı dışında kalan bütün şehirler, Babil gibi Şeytan’ın dünya görüşüyle özdeşleşen bütün şehirler ve medeniyetler tamamen yok olacaktır. Neticede Kudüs ile özdeşleşen yeryüzü cennete dönüşecek, Tanrı’ya vefalı insanlar kusursuzluğa, mükemmel bir uyuma ve barış ortamına ulaşacaktır (Vahiy 18,19, 20 ve 21. Bablar ayrıca İşaya 33:24; 35:1- 2.).

Daha detaylı bir şekilde anlatmak istersek; Evanjeliklere göre Tanrı ilk insandan bu yana katmanlar halinde yedi devir yaratmış en son devri altın çağa Mesih’in çağına ayırmıştır. Milenyum çağı adı verilen bu şaşalı dönemde İsa Mesih başkumandan olarak gelecek “Tanrı tarafından seçilmiş ilk halkı olan Yahudileri ve Kutsal Hıristiyan cemaatini yani ikinci seçilmiş halkı toplayıp kötülerle savaşacak. Deccal (Antichrist) adı verilen kötülerin ordusunun kumandanı yenilgiye uğrayacak ve Göksel Kudüs başkent olduğu, Mesih’in de yargıç kral olduğu bin yıllık barış dönemi başlayacaktır. Zira Babil’in aksine Kudüs, her türlü kötülükten damıtılmış ve ilahi olmayan şeylerden arındırılmış bir şekilde Tanrı’nın tüm yargılamalarından beri olacak (Vahiy, 21/9.). Kurtulmuşların evi, Tanrı Kuzusu İsa Mesih’in gelini ve Tanrı’nın görkemi ve gizemli varlığı (şakinah) haline dönüşecektir (Vahiy, 21/9 ve 2; 21/11.).

Evanjeliklerin şu an için İsrail’e tam destek vermelerinin ardında bu eskatolojik teolojilerle örgülü politik inançlar yumağı bulunmaktadır. Zira dışlayıcı ve tek otorite kabul eden bir anlayışla “Evanjeliklerin Kudüs’ü”, tek bir cümleyle maddi olmayan bir yapılanma olarak gelecekteki “Hıristiyan cennetini” ve “göksel melekûtu” yansıtan bir yerdir. Bunun için İsrail’in kaybolmuş kuzularının bir araya gelmesi yani üçüncü bir restorasyon veya iyileştirme öne çıkmalıdır ki İsa Mesih’in gelişi hızlansın.

Teo-politik yönü güçlü Evanjelikler, Kudüs ve altın çağ bağlamında siyonizmin temel argümanlarını İsa Mesih’in ikinci gelişine monte etmeleri sebebiyle “Siyonist Hristiyanlar”, radikal, dışlayıcı ve Mesih merkezli öğretileri sebebiyle “Fundamentalist Hıristiyanlar” veya “Amerikan Talibanı”, teo-politik yaklaşımları sebebiyle de “Aşırı Sağ” olarak isimlendirilmektedir.

Barışçı ve Koruyucu Güçler

Müslümanlara göre Hz. Davud’un fethedip “Selam Şehrine” dönüştürdüğü Kudüs, insanlığın tüm irfani birikimlerini kucaklayan, medeniyet inşa edici özelliğini koruyan, her türlü tahrife, tahribata karşı Allah’ın dinini yayanların tavrıyla yani ihya edici bir tavırla idare edilmelidir. Aslında bu yaklaşım Mekke’yi fetheden Hz. Peygamberin (s.a.v.) tavrıdır. Bizzat Arabistan’dan kalkıp şehri fetheden Hz. Ömer’in tavrı, zalim Haçlıların elinden şehri kurtaran Selahaddin-i Eyyubi’nin tavrı, Yavuz Sultan Selim’in tavrıdır. Ve bizim tavrımız da böyle olmalıdır. Kur’an-ı Kerim, İsra suresi birinci ayetiyle Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya işaret etmektedir:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra suresi, 1. ayet.)

Bu ayet açık bir şekilde kutsalın kaynağının Kuddüs olan Allah olduğunu göstermektedir. Tanrı ile beraber Tanrı şehrine doğru kutsal yolculuk içinde olan ve karanlıktaki tüm insanların ışığı olduğunu iddia eden (Lumen Gentium) İsrail’e ve kendisini İkinci İsrail ve İkinci Tanrı Halkı gören Hıristiyanlara karşı, aslında Kudüs’e kutlu bir gece yolculuğu yapan Peygamberimizdir (s.a.v.).

Tarih boyunca Müslümanlar, Kudüs’ün kutsallığı ile Mescid-i Aksa’nın kutsallığını özdeşleştirmişler ne geçmişteki nebevi şanını politik amaçlarla kurgulayan Siyonistler gibi bir baskı aracına dönüştürmüşler ne de evanjeliklerin tekelci ve arındırılmış göksel Kudüs’üne çevirmişlerdir. Müslümanların Kudüs’ü reel politik bir anlam taşır ve bunu yansıtır. Daha açık bir ifadeyle Müslümanlar, barışı insanlar arasında yayan Kudüs’e girerken Hz. Süleyman’ın kral olarak niyazda bulunduğu, Hz. Peygamberin İsra’yı ve Miracı gerçekleştirdiği bir barış yurdu olarak görmüşlerdir. Selahaddin Eyyubi’nin gayesi bu şehri asli işlevine tekrar kavuşturmaktı. Zira İslam kaynaklarına göre Hz Ömer’in Hıristiyanlarca en kutsal yerlerden kabul edilen Kıyame Kilisesi’nde Patriğin yaptığı ibadet davetini (ilerde İslamlaştırılabileceği endişesiyle) kabul etmemesi Kudüs’ün statüsünü korumaya yönelik bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Bu teklife karşı Hz. Ömer, Mescid-i Aksa’nın yerini sormuş ve orada ibadet etmişti. Yine Osmanlı kaynakları bize göstermektedir ki bu kilisenin anahtarı Hıristiyan mezhebi ve görüşüne mensup kişilerin değil bir Müslüman ailenin elindedir. Bu Müslümanlara duyulan güvenin, İslam’ın barış yapıcı gücünün ve Kudüs’e bakışının bir özeti sayılmalıdır. Zira günümüzde bile şehrin giriş kapılarının birinde “La ilahe illallah İbrahim Halilullah (Allah’tan başka ilah yoktur İbrahim Allah’ın dostudur.)” yazan Osmanlı kitabesi, şehrin Müslümanlar elinde kuşatıcı, barışçı, koruyucu ve kollayıcı statüsünü gelip geçenlere haykırmaktadır. Bu kitabe aynı zamanda Aziz Milletimizin ufkunun genişliğini ve kucaklayıcı Osmanlı barışının en büyük delilidir. Zira sahip olduğu politik gücü, Siyonistler ve Evanjelikler gibi tektipleştirmek ve zulmetmek için değil mazlumları koruyup kollamak, hakkı izhar edip batılı izale etmek için kullanır.

Neticede denebilir ki Kudüs ve Mescid-i Aksa, tarih boyunca Müslümanların elinde gerçek hüviyetine kavuşmuş ve gelecekte de barış yurdu statüsünü yine Müslümanlar eliyle yeniden kazanacaktır. Aksi takdirde bu mübarek şehir, tarih boyunca şahit olduğu zulümlere yeniden maruz kalacak; acı, kan ve gözyaşından başka insanlığa sunacak şeyleri olmayan tekelci ve tahripçi güçler eline geçebilecektir.