Suudi Arabistan Ateşle Oynuyor

“Asrın anlaşması” olarak lanse edilen planın detaylarında, kendisini İslam Dünyası’nın lideri konumunda gören Suudi Arabistan’ın milyonlarca sünni Müslüman adına İsrail’i tanıyacağı ve böylelikle Filistin dosyasını da dönüşü olmaz bir şekilde kapatmayı planladığı iddiaları çok ciddi bir yer tutuyor.

Suudi Arabistan, hiç kuşkusuz tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine bu günlerde sahne oluyor. Kelimenin tam anlamıyla bir fiyasko haline gelen Yemen savaşından yakasını henüz kurtaramamışken, başlattığı Katar krizinde de Türkiye’nin müdahil oluşuyla baltayı taşa vuran Riyad, enine boyuna etüd etmediği ve çıkış planını hazırlamadığı ucu açık bir krize daha Lübnan atağıyla kendini teslim etmiş görünüyor. Taht uğruna gözünü kırpmadan her türlü maceraya kolayca atılan 32 yaşındaki Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’a hükümran olmanın en önemli şartlarından biri sayılan ABD’nin desteğini arkasına alabilmek için Abudhabi Veliahtı Muhammed bin Zayed’in de desteğiyle yıllardır esaslı bir hazırlık yapıyor.

BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin hacklenen emailinden ortaya saçılan bilgiler, Abudhabi’nin bir kaç yıldır Washington’da Muhammed bin Selman için ciddi bir lobi faaliyeti yürüttüğünü ortaya çıkardı. Bu çabalar fayda vermiş olacak ki, Washington “teröre karşı savaşta” bölgedeki en sağlam müttefiklerinden biri olarak kabul ettiği S. Arabistan eski İçişleri Bakanı ve Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’in bir gece operasyonuyla devre dışı bırakılmasına ses çıkarmadı. Tüm yaşananlardan Muhammed bin Selman’ın bu çevrelerde kendisine duyulan güveni pekiştirmek adına, milyarlarca doların yanı sıra İsrail – Filistin meselesi başta olmak üzere birçok konuda Washington ve Tel Aviv lehine tavizler verdiği anlaşılıyor.

Geçtiğimiz Ekim ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve danışmanı olan ve halihazırda İsrail-Filistin arasındaki barış görüşmelerini ihya etme projesini yürüten Yahudi asıllı Jared Koshner’in Riyad’a 4 günlük gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği, Muhammed bin Selman’la sabahlara dek Ortadoğu’nun geleceği üzerine hesaplar yaptığı biliniyor. Nitekim İran’a karşı atılacak adımların yanı sıra bu görüşmelerde İsrail-Filistin sorunu için de nihai bir çözüm planının görüşüldüğü bilgisi uluslararası basında genişçe yer buldu.

“Asrın anlaşması” olarak lanse edilen planın detaylarında, kendisini İslam Dünyası’nın lideri konumunda gören Suudi Arabistan’ın milyonlarca sünni Müslüman adına İsrail’i tanıyacağı ve böylelikle Filistin dosyasını da dönüşü olmaz bir şekilde kapatmayı planladığı iddiaları çok ciddi bir yer tutuyor.

Suudi Arabistan’ı yönetenler her ne kadar kendilerini sünni İslam dünyasının lideri olarak görüp İsrail’le muhtemel bir el sıkışmada, bu eylemi tüm İslam dünyası adına gerçekleştireceklerini vaad etseler de İsrail’in kendine has yöntemleriyle S. Arabistan rejiminin İslam coğrafyasındaki ederini hesap ettiği ve bu liderlik söyleminin aslında kuru bir iddiadan öte geçmediğini kestirdiğini söylemek zor değil. Ne var ki İslam’ın doğduğu topraklara ve Haremeyn-i Şerifeyn’e sahip bir devlet oluşu hasebiyle Riyad’ın İsrail’i tanıması, 40 yıl önce Kahire’nin veya çeyrek asır önce Amman’ın tanımasından, psikolojik nedenlerle daha büyük bir anlam ifade ediyor Tel Aviv için.

Aslında Suudi Yönetimi’nin kıymeti kendinden menkul bu tarz liderlik söylemleri bir ilk değil. 2015 yılında NATO’nun İslam dünyasındaki versiyonunu ihdas edecekleri iddiasıyla ilk kez ortaya çıkan Suudiler, yayımladıkları bildiride de devlet başkanlarına ya da hükümetlere haber verme gereği dahi görmeden birçok Müslüman ülkeyi bu mevhum pakta dâhil etmişlerdi. Çok değil sadece geçtiğimiz Mayıs ayında Riyad’da Trump’ın katılımıyla yapılan “ABD-İslam dünyası” zirvesine katılım sürecinin de aynı minval üzere gerçekleştiği, çoğu liderin Riyad’a geliş amacını dahi sonradan öğrendiği konusunda makaleler yayımlandı. Saad Hariri ve Mahmud Abbas da hatırlanacağı üzere geçtiğimiz günlerde aynı usulle Riyad’a çağrılmış, Hariri istifa ederken Abbas dayatmaları kabul etmemişti.

Bölgede gün geçtikçe etkin bir konuma sahip olan İran’ın Arap dünyası üzerindeki etkisini kırmak için İsrail’le her türlü işbirliğine hazır olduğunu açıklayan Riyad’ın, bu yeni açılımın toplumsal alt yapısını hazırlamak adına aylardır hummalı bir çalışma yürüttüğünü, bu plana karşı çıkması kuvvetle muhtemel birçok din adamı ve düşünürü aylar önce sosyal mecralarda yazmaktan men ettiğini de hatırlatalım.

Bu bağlamda S. Arabistan’ın Filistin konusundaki hassasiyetiyle bilinen Katar’ın El Cezire kanalını kapatmak maksadıyla çıkardığı krizin perde arkası ve bu konuda niçin bu denli ısrarcı olduğu da açıklık kazanmış oluyor.

Arap dünyasının iki uzak ucu olarak kabul edilen ve yüzyıllardır darb-ı mesel halinde ismi zikredilen iki beldesi Şam ve Yemen, kelimenin tam anlamıyla yanıyor. Hikmet yoksunu politikaları ve savaşma ahlakından nasibini almamış saldırganlığıyla Suudi Arabistan, bu yangınların kiminin başlamasında, kimininse harlanmasında büyük rol oynadı. Tablo böyleyken ve bölgedeki “İbrahimce tavır sahipleri” yanmak üzereyken, ‘Yâ Nâru kûnî berden ve selâmen’ diyebilecek kudrette bir Türkiye’ye duyulan ihtiyaç her geçen gün daha ziyade kendisini belli ediyor.