Öykünerek “Atatürkçülük”

Hayatın her alanında artık kendini göstermeye başlayan İslamcılar, sosyal hayatta da artık her alanda kendilerini görünür kılıyorlar. Öyle ki, sosyetenin gittiği sahil şeridi içkili mekanların ‘İslami’ versiyonları icat edildi ve oralarda boy gösterebilmek bir statü biçimi oldu. Eskiden dini hassasiyetler yüzünden yapılmaması gereken, geri durulması
gereken pek çok alan artık ‘İslamcılara’ mubah oldu.
Yeni yaklaşım, hayatın her alanında olmaktı.

Cumhuriyet dönemi modernleşmesinde bazı birbirinin zıddı sorumluluklar ve zorunluluklar vardı. Batı hegemonyası tümüyle reddedilirken, sömürge olmamanın, gelişmiş olmanın, medeni olmanın tek yolu Batılılaşma idi.

Bir yandan Türk sanat müziği, folk müzik yerini klasik Batı müziğine, yöresel yemekler yerini, Fransız yemeklerine bırakırken diğer taraftan sömürge olmamaya direniliyordu. Gelişmiş olmanın tek yolu onlara, onlar gibi olduğumuzu ispat etmekti. Güzellik yarışmalarına kızlarımızı yolluyor, yarışma ilanlarında bunun bir ‘milli sorumluluk’ olduğunu gazetelerimizle halka duyuruyorduk.

Amacımız Türklerin ve özellikle kadınların İslam’dan nasıl özgürleştirildiklerini ve nasıl da Batılı gibi görünebildiklerini bütün dünyaya göstermekti.

Tam da bu yüzden modernleşmeye ve Cumhuriyet’e, dini hassasiyetleri sebebiyle direnen, yerel kalmak isteyen halk, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Atatürk’le ve Atatürkçülük’le ve hatta Atatürk üzerinden “güç devşiren” Kemalistlerle hep mesafeli oldu; bu nedenle milli bayramlarda camlara bayrak asmak bile yalnızca seküler bir kesimin tekelinde kaldı. Osmanlı’yı marşlarda “işte bugün bir meclis kuruldu, sonra hemen padişah kovuldu” diye anan anlayış, halkın büyük bir kesimini sistematik bir şekilde ötekileştirdi.

Kimileri için Kurtuluş Savaşı gazisi, varlığımızı borçlu olduğumuz tartışılmaz kahraman olan Atatürk, kimileri için padişahı ülkeden süren, hilafetle birlikte dini ortadan kaldırmak isteyen, devrimlerle halkın dini ve milli değerlerine kasteden bir “sorun” olarak görüldü.

Her iki taraf için de bu fikirler tartışmaya açık değildi ve sorgulamak, dönemin şartlarını anlamak ya da ciddi anlamda eleştirebilmek hiçbir zaman mümkün olmadı.

Kendini Cumhuriyet’e ve değerlerine hep mesafeli hisseden İslami kesimde, değişen dengeler ve farklılaşan hayat – eskiden sosyal hayatın içinde başörtüsü, sakal, ya da sadece belli bir kesimi temsil ettiğinden ötekileştirilen insanların sosyal hayatta artık aktif oluşu- ile birlikte yeni bir “Atatürkçülük” temayülü ortaya çıktı. Görmeye alışık olmadığımız; başörtülü kızların Anıtkabir paylaşımları, ellerine Atatürk posterleri alan sakallı gençler sosyal medyada Cumhuriyet Bayramı mesajlarıyla kendini göstermeye başladı. Peki ne oldu da muhafazakar kesiminin bütün değer yargılarına ters düştüğüne inanılan “Cumhuriyet ve Atatürk” ideolojisi bir anda normalleşti? Cumhuriyet döneminin şartlarına ve o dönem dünyadaki modernleşme kavramlarını hangi ara okuduk ve gördük de başka bir çıkar yol olmadığına, ya da aslında Cumhuriyet’in bizim değerlerimizle çok da uyumlu bir idare biçimi olduğuna; bayrağın, bayramın hepimizin olduğuna karar verdik?

Hayatın her alanında artık kendini göstermeye başlayan İslamcılar, sosyal hayatta da artık her alanda kendilerini görünür kılıyorlar. Öyle ki, sosyetenin gittiği sahil şeridi içkili mekanların ‘İslami’ versiyonları icat edildi ve oralarda boy gösterebilmek bir statü biçimi oldu. Eskiden dini hassasiyetler yüzünden yapılmaması gereken, geri durulması gereken pek çok alan artık ‘İslamcılara’ mubah oldu. Yeni yaklaşım, hayatın her alanında olmaktı.

Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler ne yapıyor ve nasıl yaşıyorsa artık onlar da yapabilirdi. Ve perde açıldı, tek tek eksik olan, yasak olan, 28 Şubat ve öncesi döneme ait yapılamayanlar artık yapılır oldu.

Yasakçı bir annenin evinde salona almadığı çocuk, şimdi başka bir evdeydi ve bu evde her şey serbestti. Cumhuriyet modernleşmesinde nasıl Batılı gibi olmak medenileşmenin, gelişmişliğin göstergesi ise yeni dönemde de “sekülerleşmek” karşı kesime biz de artık “sizin gibiyiz” mesajı mı içeriyor?

Günün sonunda keşfettiğimiz Atatürkçülük bütün bu gelişmelerin bir bileşeni mi? İçi dolmamış, üzerine düşünülmemiş, sadece ‘mış gibi’ yaparak, “Öykünerek Atatürkçülük”… Yüzyıl sonra geldiğimiz nokta bu mu?