Bir Rus Rüyası Olarak Avrasyacılık

Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır.

Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz.

Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır.

Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve
barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Konu, her biri nevi şahsına münhasır yapıdaki Rusya, Türkiye ve Almanya açısından ele alındığında çok bilinmeyenli bir karaktere bürünmektedir. Siyaset bize, matematikteki gibi tartışılmaz sonuçlar vermez. Eldeki verilere göre hareket edersek, Türkiye ve Almanya’nın Avrasya nezdindeki durumlarının, bir takım sonuçlara ulaşmaktan ziyade, önümüze geniş bir fikir jimnastiği alanı açma imkânı verdiğini görürüz.

Avrasya kavramının mucidi ünlü Alman ilim adamı Alexander von Humboldt’tur. Avrasya, coğrafi olarak Asya ve Avrupa kıtalarının birlikte kullanılan ismidir. Böyle olmakla birlikte, Avrasya dendiğinde daha ziyade Rusların ve Türklerin yaşadıkları ve etki alanları altındaki topraklar akla gelmektedir.

Avrasyacılık, ideolojiler çağının hızlı geliştiği 19. yüzyılın sonlarına doğru Rus elitler eliyle önce edebî, sonra felsefî, nihayetinde siyâsi bir akım olarak literatüre sokulan bir kavramdır. Avrasya idealini savunan Ruslar Çar I. Petro’yu Avrasyacılığın fikri önderi sayarlar. Çar I. Petro, “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır” diyerek Güney’i işaret etmekle birlikte Rusya’nın Avrupalılaşmasını başlatan ve tarihte emperyal bir güç olmasını hedefleyen kişi olarak kabul edilmektedir.

Rusya’nın Batı karşısındaki konumunu daha güçlü hale getirme arayışları içerisinde edebiyatta öncelikle muhafazakâr Rus yazarlarca işlenen Avrasya fikri, Rus edebiyatının dünyaca ünlü üstadları Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, Aleksandr Puşkin, Nikolay Gogol gibi isimlerce de geniş ölçüde işlenmiştir. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Avrasyacılık düşüncesinin ilk dönemi diyebileceğimiz ve 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ilk devre, Rusya’da ve Türkiye’deki hızlı değişimler neticesinde bu idealin hayata geçirilemeyen romantik bir düşünce olarak kalmasına yol açmıştır.

1930’lu yıllarda, Sovyetler döneminde Avrupa’ya sığınmış muhalif Rus aydınlarca yürütülen Avrasyacılık çalışmalarının bu günkü neo-Avrasyacılık akımına ilham vermesi dışında iz bırakan önemli bir etkisi olmadı. Bu anti-sovyetik teşebbüs ile Rusya’nın ne Doğu ne Batı ülkesi olmayıp Avrasya ülkesi olduğu, kültür olarak her iki dünyadan da yararlandığı, sentezlenen değerler sisteminin üstünlüğü gibi hususlar öne çıkarılmak isteniyordu. Ancak Sovyetler’in tarihi, hayatı ve geleceği sınıf farklılığı ve sınıf çatışmaları üzerinden okuyan resmî ideolojisi ve uyguladığı ceberrut baskı karşısında bu görüşlerle herhangi bir mesafe elde edilemedi.

Günümüzde tekrar ön plana çıkan ve dünya siyasetini izah ederken dikkate alınması mecburi hale gelen Avrasyacılık kavramı, ünlü Rus ideolog Aleksandr Dugin’in 80’li yıllarda formüle etmeye başladığı, 90’lı yıllarda Sovyetler’in dağılması ve dünyanın yeniden şekillenmeye başlamasıyla ağırlık kazanan “Jeopolitiğin Temelleri” adlı kitabında dile getirdiği görüşlere dayanmaktadır. Günümüz Avrasyacılık düşüncesinin temelinde, Rusya Federasyonu liderliğinde birleşen Avrasya coğrafyasındaki milletlerin “Yeni Dünya Düzeni”nin öncüsü ve savunucusu Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) ve onunla birlikte hareket edenlere karşı güçlü bir ittifak oluşturması yatmaktadır. Rusya’nın eski Sovyet Cumhuriyetlerini bir çatı altına aldıktan sonra ilk elde müttefik olarak düşündüğü ülkeler İran, Almanya ve Japonya’dır. Türkiye, başlangıçta ikincil pozisyonda bir ülke şeklinde değerlendirilirken, ABD ve AB ile yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle daha yakın durulan bir ülke konumuna gelmiş, Avrasyacılık ekseni Rusya-İran-Türkiye ittifakı düşüncesine kaymıştır.

İdeolojik Sovyet yapılanmasının dağılmasında sonra eski imparatorluk sahasında yeniden dirilmek gayretindeki Rusya, yeni devlet anlayışında ekonomik menfaatleri ön planda tuttuğunu açıklamıştır. ABD’nin tek kutuplu dünyasına karşı çok merkezliliği hedeflemektedir. Bu hedeflere ulaşmak isterken Rusya’nın Türkiye, İran, Japonya, Çin ve Avrupa Birliği’nin (AB) çekici gücü Almanya’yı hangi çerçeveye yerleştirmek istediği kadar, bu ülkelerin Rusya’yı hangi rolde gördüğü ve görmek istediği de üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardandır.

Avrasya Bağlamında Almanya İle İlişkiler

Almanya, iki asırdır Rusya ile münasebetlerini Ostpolitik (Doğu Politikası) bağlamında ele almaktadır. İzlenen politikalarla elde edilmek istenen netice, ifadesini Drang nach Osten (Doğu’ya açılım, baskı) kavramında bulmaktadır. “Doğu’ya Açılım”ın ardında yatan, sömürgecilik döneminde denizaşırı coğrafyalara açılamayarak sanayileşmede rakiplerinin gerisine düşen Almanya’nın Asya’daki zengin madenlere ve petrol yataklarına ulaşma hedefidir. Almanya aynı hesabı Osmanlı coğrafyası üzerinden de yapmış, Şark Meselesi ve Oryantalizm çalışmaları neticesinde önce Orta Doğu’ya daha sonra Bombay’a kadar olan bölgede etkinlik sağlama planları üzerinde yoğunlaşmıştır. (7B Projesi: Berlin-Budapeşte-Belgrad-Bosphorus-Bağdat-Basra-Bombay Hattı). Bu hedeflere varabilmek için iki dünya harbi çıkaran Almanya, her ikisinde de başarısız oldu.

İkinci Dünya Harbi sonrasının cezalı Almanyası, öncelikle iç istikrarı ve ekonomik güçlülüğü ön plana alarak yoğun hamlelere yöneldi. Sovyet tehtidine karşı ABD ve diğer müttefiklerin desteğini alırken, attığı akıllı politik adımlarla kısa denebilecek bir sürede birçok dış problemini halletti. Anayasal hedefi olan iki Almanya’nın birleşmesini (Wiedervereinigung) başarıyla sağladı. Birleşmenin ardından içte homojen bir Almanya hedefine yönelik tedbirler alırken, dışta globalizmin menfi ekonomik sonuçlarından etkilenmemeye, dış politikada çok yönlülüğü öne çıkarmaya gayret etti. Atlantik Paktı’ndaki rolüne rağmen Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya, Çin ve Hindistan ile kurmak istediği yakın ilişkiler uluslararası camianın pek işine gelmiyordu. Helmut Kohl ile Mikail Gorbaçov tarafından hayata geçirilmeye çalışılan ‘’Ortak Avrupa Evi’’ projesi Boris Yeltsin’in başa geçmesiyle gündemden kalktı. Avrasyacı fikirlerin daha yüksek sesle dile getirilmeye başlaması da Alman dostu Gorbaçov döneminde değil, Boris Yeltsin döneminde başladı. Soğuk Savaş dönemi dâhil her dönemde Almanya bilhassa doğalgazda ve yeraltı zenginliklerinde Rusya’ya olan bağımlılık nedeniyle ekonomik ilişkilerini siyasî anlaşmazlıklara rağmen arttırarak devam ettirdi. Sağlıklı yürümedi ise de bu ilişkiler askerî alanda NATO şemsiyesine kadar taşındı.

Almanya’nın Rusya ve İran ile geliştirdiği ilişkilere ilaveten Orta Doğu ülkeleriyle kurduğu ticari ilişkilere de ABD ve müttefikleri tarafından sürekli engeller çıkarıldı; iki Irak savaşı ile bölgeden ayağı büyük ölçüde kesildi. Benzer engellerle Afrika’da da karşılaştı. Ağırlığını AB’nin hâkim gücü olmaya veren Almanya, bu konuda büyük ölçüde başarılı oldu. Ancak ABD gibi birleşik bir devlet olma konusunda başarısız kaldı. Ortak Anayasa, ortak ordu ve tek dış politika çizgisi takibi gerçekleşemedi. Bu menfi sonuçlar şüphesiz ABD’yi memnun ettiği kadar Rusya’yı da sevindirdi. Birleşik Krallık’ın bir anlamda dışarıda bırakılması, bir anlamda AB denkleminde bulunmak yerine ABD çizgisinde harekete zorlanması, Almanya’nın AB’de belirleyici tek güç kalmasına yardım etti. Öte yandan Çin ile ekonomik ilişkilerinde büyük mesafe elde etti. Tüm aleyhte şartlara ve yaşanan dünya krizlerine rağmen, sanayi ürünlerinde, otomotivde ve kimyadaki öncü rolü nedeniyle yıllarca üst üste dünyanın ihracattan en çok kazanan ülkesi oldu, düşük enflasyon ve yüksek istihdam hedeflerini tutturdu. İhracatının yarıdan fazlasını AB ülkelerine yapan Almanya, ABD ile ticaretinde de kazançlı taraf olmayı sürdürmektedir.

ABD’nin Atlantik Paktı çerçevesinde dayatmak istediği, üçüncü ülkelerle ilişkileri insan hakları ve demokrasi çizgisinde sürdürme, terörle mücadeleyi tek merkezli yürütme hususundaki kıstaslara uymada zaman zaman zorluk çeken Almanya, Rusya, Çin, İran gibi demokrasi anlayışı Batı’ya uymayan ülkelerle ilişkilerini yeniden formüle eden politik bir çizgiye yöneldi. Batı ittifakı içinde olan Macaristan, Polonya gibi ülkeler dâhil demokraside klasik Avrupa standartlarına sahip olmayan Rusya, Çin, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Brezilya gibi ülkelerle ilişkileri, ekonomik menfaatleri önceleyen bir mecraya soktu. Bu anlayış, Ukrayna’nın yarısının işgal edilmesine, Kırım’ın ilhakına rağmen Rusya ile ikili münasebetlerini sürdürme imkânı verdi. Rusya’ya rağmen Asya’daki diğer Türk cumhuriyetlerine ulaşımını kolaylaştırdı. Ancak aynı Almanya, görüş ayrılıklarına rağmen Rusya ile ikili ilişkileri sürdürmede gösterdiği mahareti Türkiye ile ilişkilerinde gösteremedi.

Bu haliyle Almanya’nın Rus ideologların düşündükleri şekilde Atlantik Paktı’ndan ve Batı Bloku’ndan koparak Avrasya Birliği’ne yanaşması hayal bile edilemez. Çünkü bu, Almanya’nın Rus önderliğini kabul etmesi anlamına gelmektedir. Kaldı ki diğer iki büyük Asya ülkesi Çin ve Hindistan’ı stratejik müttefik olarak gören Almanya’nın Rusya’ya yaklaşımı daha çekingendir. Almanya, Avrasya ülkeleri ile ekonomik ilişkileri en üst seviyeye çıkarmanın kendi yararına olduğunu biliyor. Rusya, dünyanın en büyük petrol, gaz, kömür, demir ve diğer hammaddelerine sahip ülkesidir. Almanya, Çin ve Hollanda ile birlikte Rusya’nın en büyük ticari partneri durumundadır. Rusya’nın hammadde ve enerji kaynaklarından yararlanıp onun sanayi ürünlerine olan ihtiyacını karşılamak suretiyle sürdürülen al-ver ilişkisinin, Rusya’nın enerji ve hammadde satarak ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle diğer rekabet alanlarına girme işini zorlamamasını isteyen ABD’yi rahatsız etmeyeceği biliniyor. Öte yandan, Almanya’nın Çin ile gelişen ilişkilerinin, onu kıtadaki en büyük rakibi olarak gören Rusya’yı pek memnun etmediği görülüyor.

Son yıllarda yaşanan hızlı değişim, Rusya’nın Almanya’ya yaklaşımını ‘Avrupa’nın sahibi’ mesabesinde ele aldığını göstermektedir. Ukrayna’da yaşananlar başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Alman-Rus rekabetinin boyutlarının ne kadar büyük olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Almanya, iktisadi ilişkilerin yükseltilmesi yanında dostluk ilişkilerinin devamı, kültürel ve sivil faaliyetlerle iki toplumun yakınlaşmasını öne alan bir politikayı daha akıllıca bulmaktadır. Askeri sahada Atlantik Paktı ile yaşanan kıyasıya rekabetin mümkün olduğunca Avrupa dışına kaymasını arzu etmekle beraber bunda pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Rusya’yı tahrik edecek savunma sistemlerinin yerleşeceği yerler konusunda ABD’ye karşı koyamamaktadır. Öte yandan Almanya’nın dünya silah pazarındaki payını gittikçe arttırdığı ve Rusya ile doğrudan rakip konumunda olduğu da bir gerçektir.

Bunlar göstermektedir ki Rusya ile Almanya’nın Avrasyacılık merkezli bir birlikteliği henüz hayal-ötesi bir fantezi mahiyetindedir. Ancak tarihin birçok fantaziyi umulmayan bir hızla gerçeğe dönüştürdüğü de bir gerçektir.

Dostluk ve İşbirliği Ekseninde Rusya-Türkiye-İran

Avrasya konusuna Türkiye-Rusya ekseninden yaklaştığımızda, iki ülkenin bilhassa son iki yüzyılda yoğun bir rekabet-düşmanlık ilişkisi içinde olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Türkiye, Rusya’nın ilan edilmiş tarihi stratejik hedeflerinden sıcak denizlere inmesinin önündeki en büyük engeldir. Coğrafya ve halklar bazında ele alındığında iki ülke Asya’da benzer yer ve gruplara hitap etmektedirler ki bu, aradaki rekabeti güçlendirmektedir. Günümüz itibariyle Rus Federasyonu’nca etki alanı altında tutulan Türk halkları ve Türk yurtları, Türkiye’nin etki alanındakilerden katbekat fazladır. İki ülke arasındaki rekabet ve düşmanlık alanı, dostluk ve işbirliği alanından daha büyüktür ve kolayca aşılamayacak mahiyettedir. Bu, kendisini Avrasyacılık ve Turancılık fikriyatı üzerindeki tartışmalarda da göstermektedir. Tüm bunlara rağmen her iki milletin ve devletlerin yakınlaşmaları, işbirlikleri ve barış içerisinde yaşamaları kısmî de kalsa hem bölge barışı, hem dünya barışı için hayati önemdedir.

Avrasyacılık fikriyatının ideologları, Türkiye’nin bu projenin çekirdeğinde yer alması konusunda ikirciklidirler. Türkiye’yi ABD’nin müttefiki, AB üyeliği bekleyen, NATO’nun güçlü ülkelerinden birisi olarak değerlendirdiklerinde projenin uzağında; ABD, AB ve NATO ile ilişkilerinde çekişmelerin arttığı zamanlarda ise daha yakınında görmektedirler. Türkiye’nin son on beş yılda geliştirmeye çalıştığı çok yönlü dış politika gereği günden güne değişebilen tavır, Avrasyacı çevrelerde de bu günden yarına fikir değişikliklerine sebebiyet vermektedir. Bunu, başta Aleksandr Dugin olmak üzere işin ideologları, Putin gibi uygulayıcıları nezdinde kolayca müşahade ettiğimiz gibi Avrasyacılık fikrinin Türkiye’deki temsilcileri üzerinden kolayca okuyabilmekteyiz.

Avrasyacılık fikriyatının Rusya’daki sahipleri, iki-üç yıl öncesine kadar Türkiye’yi parantezin dışında görürken son zamanlarda Türkiye’ye dönük değişik açılımlara yönelmişlerdir. Buna en bariz şekliyle Putin-Erdoğan münasebetlerinde ve Aleksandr Dugin ve benzerlerinin artan Türkiye ilgisinde şahit olmaktayız. Türkiye’nin ABD, AB ve NATO ile problemlerini bir eksen değişikliği için fırsat bilen Rusya, önümüze hem bugün içinde çırpındığımız problemlerin çözümü konusunda hem de geleceğimizi yeniden dizayn için Avrasyacılığı bir reçete olarak sunmaktadır. Projenin eksenini, daha önce Türkiye’deki ulusalcı çevrelerin savunduğu Rusya-İran-Türkiye çekirdeğine oturtmaktadırlar. Bu işbirliğinin Rusya ile Türkiye arasındaki tarihten gelen olumsuzlukların aşılmasına yardım edeceği gibi, Türkiye-İran ve Sünni-Şii geriliminin de izalesini sağlayacağı savunulmaktadır. Rusya ve İran’ın kullandığı teknolojiye ve silah üretimine dikkat çekilerek Türkiye’nin de işin içine girmesiyle kendine yeten ve tehditleri yok edebilecek bir ittifaktan söz edilmektedir. İdeologların kolayca hamasete dönüşebilen dilinde Avrasya Projesi, Kürt konusundan teröre, Suriye’den Irak’a bütün meselelerin nerdeyse bir dokunuşla hallini vadetmektedir.

Bunlar yapılırken, herkesin kafasındaki ‘Rus Yayılmacılığı’ hususunda da zihinler rahatlatılmak istenmektedir. Halbuki Türk cumhuriyetleri üzerindeki tahakkümünü, Sovyetler döneminden gelen kurumlar üzerinden kolayca pekiştiren Rusya’nın Kafkaslar’da, Azerbaycan topraklarının ve Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgalinde, Ukrayna’da, Kırım’ın ilhakında ve Suriye’de oynadığı kanlı role baktığımızda bunun kolay olmadığı açıktır. Dünya ölçeğinde ele alındığında karşımıza çıkan, ülkeleri istikrarsızlaştırmaya dönük sanal saldırılar ve espiyonaj faaliyetleri, Rusların emperyalist emellerinin canlandığı düşüncelerine katkı vermektedir. Ruslar yalanlasa ve alaya alıyor görünse de ABD seçimlerinde manipülasyon teşebbüsleri ve Kıta Avrupa’sında kurulan yaygın medya ve iletişim ağları üzerinden yapılan propaganda faaliyetleri işin ciddiyetini göstermektedir. Bilhassa manipüle edilmiş haberlerin Türkiye de hedefidir.

Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılacak, İran üzerinden Hindistan’a biraz daha yaklaşacak Rusya’nın Türkiye ve İran’a aralarındaki rekabeti bitirebilecekleri, ticari ve sınai işbirliklerini daha da arttırabilecekleri dışında elle tutulur bir vadi yoktur. Bunların gerçekleşmesi için bir pakta dâhil olmanın, pratikte beklenen yararı sağlamadığı, Türkiye-NATO ilişkilerinde görülmektedir.

Aleksandr Dugin son zamanlarda, Türkiye’deki İslâmî çevrelerin değişen bakış açılarına atfen oluşacak Ortodoks Rus, Sünni Türk ve Şii Pers bloğunun barış için önemli bir adım anlamına geldiğini söylemektedir. Dugin, İslam dünyası için en büyük tehlikenin Vehhabi-Selefi akımlar olduğunun da farkındadır; ancak bu türden bir Türk-Pers ittifakının çoğunluğu Sünni olan Arap ülkelerini dışlamak ve tahrik etmek anlamına geleceğini, böylece Batı’nın Arap ülkelerini daha çok karıştırmak için fırsat bulacağını hesaplamamaktadır. Şii-Sünni ayrılığının rekabetten düşmanlığa dönüşmesi esas olmayıp bu gerilim, tarihin belli zamanlarında yükselen sun’î bir durumdur. İki rakip ülke olarak tarihin büyük bir evresinde Türkiye ve İran aralarında çatışmasızlığı gerçekleştirebilmişlerdir. Bunun için Rusya’ya ihtiyaç duyulduğu veya Rusya işbirliği ile bunun sağlanabileceği şüphelidir.

Türkiye’deki Avrasyacı çevrelerin Rusya’dakilerden ayrılan önemli bir özelliği, konuyu Türkiye-Rusya ekseniyle birlikte Çin-Rusya-Türkiye ekseninde gerçekleşmesi gereken bir hedef olarak görmeleridir. Bununla, Avrasya ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan + Özbekistan) gaye ve hedeflerini birleştirme, Uzak Doğu’daki açılımlarla birlikte tüm Asya’yı kapsayan devasa bir ekonomik işbirliği alanı kurmak istenmektedir. Rusya ve Çin’in tüm yakınlaşma çabalarına rağmen birbirinden ürken iki rakip güç olduğu ortadadır. Türkiye’deki Avrasyacıların önde görünen çekirdek kadrolarının konuyu siyasi geçmişlerinin tesiriyle ekonomik işbirliğinden ziyade ideolojik ve politik düzlemde elde aldıkları da bir gerçektir.

Bu yolda bir zamanlar oluşturulmak istenen ve Kızıl Elma Koalisyonu adı verilen milliyetçilerle ulusalcıların işbirliğini sağlamaya yönelik adımların akim kaldığı bilinmektedir. Başını Rusların çektiği ve Turancılığın alternatifi olan bir projeye milliyetçilerin ‘evet’ demeyecekleri, sadece taktik işbirliklerine sıcak bakacakları açıktır.

İdeolojileri coğrafya ve etnisiteden bağımsız olan İslamcıların yaklaşımı da stratejik değil, Batı’nın baskıcı tutumu nedeniyle reaksiyon alanında kalmaya mahkûm görünmektedir. Özünde Batıcı olmalarına rağmen ülke üzerinde kaybettikleri konumlarını tekrar kazanmak için öne geçme gayretindeki Kemalistlerin, Türkiye’nin yön tayininde artık belirleyici olmadıkları da ortadadır.

Eski sınıflandırma ile sağdan sola Türk siyasi hareketlerinin en önemli beklentisi ve gayreti ülkede demokratik geleneğin güçlendirilmesi ve demokrasinin yerleşmesidir. Demokrasi ve demokratik değerler denince akla gelen, Batı tipi demokrasidir. Türkiye’de demokrasinin yerleşmeye başlaması Rusya ve İran’daki süreçten değişik bir mecrada gelişmiştir. Bu iki ülkede aslolan otoriter yönetim şekilleridir. Türkiye için ise otoriter yönetim modelleri ara rejim dönemlerinin ürünüdür. Son yıllarda kendilerini demokrasi bekçisi olarak gören bazı Batılı ülkelerin haddi aşan tenkit, müdahale ve saldırılarına karşı gösterilen reaksiyonlar, demokrasiye değil onun adına dayatılmak istenen ülkenin ve milletin varlığına yönelik baskıcı tavra karşıdır. Batı tipi demokratik rejimlerin bütün eksik ve zafiyetlerine rağmen Türkiye’nin onun yerine Rusya tipi veya İran tipi bir rejimi benimsemeyeceği bilinmektedir. Bu, aynı zamanda ülkenin sosyal ve siyasi gelişmesi ile alakalı bir durumdur. Avrasyacılık düşüncesini benimsediğini defalarca dile getiren bu günkü Rus yönetimi ideolojik sözcülerle kıyaslandığında daha gerçekçidir, ilişkilerin ideolojik olmaktan ziyade ekonomik menfaat ilişkisi çerçevesinde yürümesini istemektedir. Batı’nın değişik bahanelerle ikide bir ekonomik bakımdan Rusya’yı zor duruma düşüren baskılara yönelmesi, hem Putin’in başını çektiği ekibin bu husustaki hırslarını tahrik etmekte hem de mümkün olduğunca tedbirli davranmaya itmektedir. Türkiye, Batı’nın Rusya ve İran’a karşı hayata geçirmek istediği her arzusunu yerine getirmeyerek bu ülkeleri memnun ederken, her iki ülke de son yıllarda gördüğümüz gibi Suriye üzerinden yürütülen mücadele nedeniyle Türkiye’yi ekonomik, siyasi, askeri baskı altında tutmaktan geri durmamaktadır.

Rusya’nın Türkiye tarafından uygulanmak istenen çok yönlü dış politik açılım gayretlerinin ne şekilde sonuçlanacağı konusunda açık bir öngörüsünün bulunmadığı sezilmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra takınılan müspet tutum ve Batı’nın aksine Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan yana açık tavır alması kamuoyu nezdinde memnuniyet verici olmuştur. Ancak bunun pratikte uzun vadede Türkiye lehinde gelişip yürüyeceği konusunda açık işaretler yoktur. Konunun domates, turizm ve S-400 füzelerine hapsedilmesinin tercihli bir seçim mi olduğu konusu da muğlaktır. NATO ve Batı Paktı ile yaşanan bir hayli düşmanca ilişkiye rağmen Türkiye’nin bir pakt değişikliğine hazır olduğunu söylemek ne derece gerçekçidir? Rusya gibi tarihî derinliğe sahip bir ülkenin Türkiye gibi bir ülke ile ilişkilerinde, Batı blokundan tamamen kopacağını görmeden bilhassa silah alımı ve en büyük enerji güzergâhı olmamızı desteklemekte pek cömert davranmayacağı açıktır. Rus yetkililerin sıkça dile getirdikleri ‘stratejik değeri olan silahlara ait sırların düşman paktın eline geçmemesi’ konusu aslında temel tayin edicilerdendir.

Türkiye, Rusya dışında Çin, İran ve Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini ayrı ayrı geliştirme gayretindedir. ABD ve AB’nin bundan pek memnun olmadığı açıktır. Ancak Rusya’nın ne derece memnun olduğu da belli değildir. Türkmenistan ve İran gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakli konusunda olduğu gibi Pekin ile Londra’yı birbirine bağlayacak İpek Demiryolu Projesi konusunda da iki ülkenin aynı inanç ve heyecana sahip olmadığı görülmektedir. Türkiye Anadolu üzerinden bir hat düşünürken Rusya Karadeniz’in kuzeyinden geçecek bir hattı menfaatlerine uygun görmektedir. Bunlar, yakınlaşma ve ortak bir gelecek inşasını gerçekleştirme niyetlerine rağmen, reel politik gereği ülkeleri birbirine karşı gayet dikkatli olmaya itmektedir. Azerbaycan-Ermenistan çekişmesinin hakkaniyet ölçüleri içerisinde halli gerçekleşmeden, birçok alandaki kilitleri açmak mümkün değildir. Rusya ise her halükarda Ermenistan’a hamilik yapmaktan vaz geçememektedir.

Bu çerçevede ele alındığında adı geçen ülkelerin Avrasya bağlamındaki ilişkileri, inceden inceye işlenmesi gereken hayli çatışma noktasının ve aşılması gereken mâniaların varlığına işaret etmektedir. İç aktörlerin bunları bir sonuca bağlama niyetleri ve güçlerinin yeterliliği konusunda peşinen bir hüküm vermek kolay değildir. Ayrıca dış aktörlerin ne gibi silahlarla mukabele edebileceklerine bakıldığında, çok zengin denebilecek bir ihtimaller ve seçenekler kataloğu mevcuttur. Bu denklemler ışığında neo-Avrasyacılığın tekrar aslına rücu etmek zorunda kalacak bir Rus rüyası olduğunu söylemek mümkün müdür? Bunu cephelerdeki güç dengeleri ve tarafların inat ve kararlılığı kadar birbirlerine karşı açıklıkları ve samimiyetleri gösterecektir.