Avrasya’da Türkiye ve Rusya

Kısaca Avrupa ve Asya kavramlarının birleşik bir biçimde ifade edilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan Avrasya bölgesi, yirmi birinci yüzyılın uluslararası konjonktürünün ana çekişme sahası olarak öne çıkıyordu. Bu bölgenin tam ortasından geçen Demirperde ortadan kalkınca, Türkiye’nin dünyanın ucunda ya da sınırında bir ülke değil aksine dünya ana karasını oluşturan Avrasya bölgesinin tam ortasında yer aldığı görülmüştür.

Dünya yirmi birinci yüzyıla girme aşamasına geldiğinde soğuk savaş dönemi sona eriyor ve batı merkezli bir yeni emperyalizm olarak küreselleşme olgusu öne çıkarken, geçmişten gelen yeryüzü haritası da değişiklik gösteriyordu. İki kutuplu dünya devam ederken, Rusya, çevresindeki ülkelerle oluşturmuş olduğu ideolojik imparatorluk çerçevesinde, batı karşıtı blokun merkezi olarak ikinci bir merkezi yapılanmayı Asya kıtasının kuzeyinde, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik bölgesine kadar uzanıp giden bir büyük imparatorluğun sınırları içerisinde tamamlamaya çalışıyordu. Bu aşamada Asya kıtası bölünmüş bir durumda olduğu için tek başına bir Avrasya bölgesinden söz etmek mümkün değildi.

Asya kıtasında Rusya ile birlikte yer alan Çin, Hindistan ve İran gibi devletler de çok büyük alanları kapsıyorlardı. İdeolojik kutuplaşmada batı blokuna karşı oluşan doğu bloku bir Asya yapılanması olarak devam ederken, Avrasya bölgesi de daha çok Asya kıtasının içinde kalan bir jeopolitik konuma sahipti. Soğuk savaş dönemindeki bu yapı daha sonraki aşamada Rusya merkezli Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine, değişiklik geçiriyor ve bu aşamadan sonra Avrupa ile Asya kıtalarının birleşme bölgesi olarak Avrasya coğrafyası yeniden dünya sahnesine çıkıyordu.

Kısaca Avrupa ve Asya kavramlarının birleşik bir biçimde ifade edilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan Avrasya bölgesi, yirmi birinci yüzyılın uluslararası konjonktürünün ana çekişme sahası olarak öne çıkıyordu. Bu bölgenin tam ortasından geçen Demirperde ortadan kalkınca, Türkiye’nin dünyanın ucunda ya da sınırında bir ülke değil aksine dünya ana karasını oluşturan Avrasya bölgesinin tam ortasında yer aldığı görülmüştür.

Avrasya alanı iki kutup arasında oluşturulan sınırdan kurtulunca, geleceğe dönük daha özgür gelişmelerin ortaya çıktığı bir bölge olarak dünya siyasal sahnesinde her zaman için önde gelen bir yere sahip olmuştur. Haritaya bakıldığı zaman bu uzun ve geniş alanın kuzey hattında Rusya’nın, güney bölgesinde ise Türkiye ve bağlantılı Türk coğrafyasının uzanıp gittiği görülür. Rusya Baltık denizi ile Pasifik okyanusu arasında yer alırken Avrasya kıtasının kuzey devleti olma şansını elde ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti ise Kuzey Asya’dan Orta Asya’ya doğru uzanan bir çizgide tarihsel Türk mirasının temsilcisi olarak, Adriyatik denizi ile Çin seddi arasında Avrasya bölgesinin güney hattının merkezi olarak gündeme geliyordu. Avrasya kıtasındaki Rusya ve Türkiye’nin geniş alanların temsilcisi olarak öne çıkması nedeniyle bazı jeopolitik kitaplarında, hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin şizofrenik ülkeler olarak tanımlanmaya çalışıldığı görülmüştür. Hem Asya kıtasında hem de Avrupa bölgesinde uzanıp giden geniş bölgelerin arasında Rusya ve Türkiye’nin Avrasya’nın merkez ülkeleri olarak öne çıktıkları ve bölgenin kuzey Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile güney hatlarının birlikte ele alındığı bir durum değerlendirmesi yapıldığında, her iki ülkenin aynı kıtanın birbiriyle bağlantılı parçaları oldukları görülmektedir. Bu doğrultuda Rusya ve Türkiye hem Asyalı hem de Avrupalı ülkeler olarak merkezi coğrafyanın yapısını oluşturduğu için iki ülke bu kıtada hem komşu hem de rakip olarak yer almaktadırlar. Burada birbirleriyle hem yarışma hem de dayanışma konumunda olabilecek iki büyük ülke arasındaki ilişkiler, tarihsel süreç içinde inişli ve çıkışlı olduğundan, kalıcı bir düzen ve buna dayalı bir istikrar ortamı bir türlü Avrasya kıtasında gerçekleşememiş, tarih boyunca bu bölge sürekli olarak çekişme alanı konumunda kalmıştır.

Devamı Yörünge Dergisi 3. Sayısında (Aralık/2017)