Avrasya/cılık mı, Turan/cılık mı?

Avrasya; İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçisi H. Mackinder tarafından Büyük Britanya’nın imparatorluk politikası gereği kullanılmış, tam da bu aşamada büyük toplumsal hareketlerle çalkalanan Çarlık Rusyası’nda önde gelen Rus entellektüelleri tarafından Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” adıyla benimsenmişti.

Osmanlı topraklarında Osmanlıcılıktan, İslamcılığa ve Turancılığa, Rusya topraklarında Ortodoksluktan Slavcılığa, Doğuculuktan Avrasyacılığa kadar ortaya çıkan bir takım siyasi fikir hareketleri, Batı sömürgeciliği ve yayılmacılığına karşı ortak bir yol bulma çabalarını içerir. Bu çabalardan olmak üzere, siyasi-felsefi derinlik açısından kayda değer fikir akımlarından Rusya’da Avrasyacılık, Osmanlı Türkiyesi’nde ise Turancılık düşüncesi ön plana çıkar.

Klâsik imparatorlukların 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dağılıp, başta 1917 Sovyet devrimi ve Anadolu Türk milli mücadelesinin umulmayan bir başarı elde etmesiyle birlikte ezeli Doğu-Batı çekişmesi ve çelişkisi siyasi literatürdeki yerini perçinliyordu.

Özellikle galiplerin paradigmasında yer alan iki kutuplu bir dünyanın adı olarak yeni siyaset sahnesinde yerini alıyordu.

Bu literal tanımlama bilindiği gibi takriben seksen yıl boyunca (SSCB’nin dağılmasına kadar) iki kutuplu bir dünyanın adı olarak Doğu-Batı kavramlarıyla ifade edilegeldi.

Ancak, Sovyetler Birliğinin dağılması bir anlamda Doğu blokunun topyekun dağılması anlamına geldiğinden, ekonomi-politik ve kültürel sınıflamayı ilke edinen Batı açısından neredeyse “Doğu” adı bir daha anılmamak üzere, yeni dünya sınıflandırmasında ekonomi-politik açıdan Güney, sosyo-kültürel açıdan “Avrasya” olarak tanımlanmaya başlandı.

Aslında “Avrasya” tanımı, ilk defa I. Dünya paylaşım savaşının daha başlarında ünlü İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçisi H. Mackinder tarafından Büyük Britanya’nın imparatorluk politikası gereği kullanılmış, tam da bu aşamada büyük toplumsal hareketlerle çalkalanan Çarlık Rusyası’nda önde gelen Rus entellektüelleri tarafından Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” adıyla benimsenmişti.

Rus entelektüellerinin; tarihi, coğrafi, kültürel ve beşeri konumları dikkate alarak, Batı’ya ve Batıcılığa karşı geliştirdikleri ve Rus imparatorluğunun bekasını öngören bu tez üzerindeki çalışmaları, I. Dünya savaşı yıllarının ağır şartları ve Sovyet devriminin gerçekleşmesiyle teorik seviyede kalmış, Sovyetler Birliğinin yıkılması ve yine Batı merkezli küresel hegemonyanın yeniden harekete geçmesiyle, yeni dönem Rus aydınları başta olmak üzere, bazı Doğu ülkelerinin bir takım aydınlarının önderliğinde “küresel Atlantik” egemenliğine karşı siyasi, iktisadi, kültürel ve beşeri bir retorik geliştirmenin adı olmuştur.

Nasıl Başladı?

15. yüzyıldan itibaren coğrafya keşifleriyle başlayan Avrupa merkezli ticari ve siyasi yayılmacılık, kısa sürede dünya kaynaklarını tek başına kontrol etme ve sahiplenme noktasında Doğu’ya karşı topyekun bir sömürgeleştirme ameliyesine dönüşür.

Klasik imparatorluklar çağının iki büyük Doğu devleti olan Osmanlı Devleti ve Çarlık Rus İmparatorluğu ilk planda, Batının keşiflerle başlayan genel dünya yayılma siyasetinin dışında tutulmuştur.

Neredeyse bütün klasik imparatorluklar çağı boyunca Batılı müttefikler tarafından sürekli birbirine karşı kullanılarak, adeta Batı’nın koruma kalkanı veya önleyici güç rolünü üstlenmeleri beklenmiştir.

Osmanlı Devleti tarafından Batı ile karşı karşıya gelme hali, bilinen Hilal ve Haç kavgası olarak değerlendirilirken, ilginç bir şekilde Rusya nazarında Rus-Batı mücadeleleri de “Haçlılar yahut Haçlı seferleri” olarak değerlendirilip, adlandırılır.

Bu değerlendirmede 1853 Kırım Savaşı, Rus siyasi ve düşünce tarihinde tam manasıyla bir kırılma noktası teşkil eder.

Zira Rusya açısından aynı dine (Hıristiyan) mensup olmalarına rağmen Batılılar, Rusları, Türkler gibi İskit bakiyesi barbarlar olarak gördükleri gibi Rusya’ya karşı Müslüman bir devlet olan Osmanlılarla işbirliği yapmaları, Rus kamuoyunda tam bir travma yaratacaktır.

Bu travma, gerek uluslar arası ilişkiler açısından, gerekse entelektüel plânda Rusya ile Batı arasındaki ihtilâfı gittikçe derinleştirirken, Batının Doğu’ya açılış yolu üzerinde bulunan iki imparatorluk (Rusya ve Osmanlı), toprakları üzerinde yoğun bir saldırıya geçilme tarihleriyle kesişme noktası oluşturur.

20. yüzyılda zirveye ulaşan bu ihtilaf karşısında, iki büyük dünya devletinden Osmanlı devleti ile Çarlık Rusyası, I. Dünya savaşı ile yıkılıp parçalanarak, eski dünyanın fethinin de önü açılmış olur.

Ancak, Çarlık Rusyası’nın Sovyet devrimiyle nisbî olarak eski imparatorluk mekânını (SSCB adıyla) muhafaza etmesi ve sömürgelerdeki ulusal bağımsızlık hareketlerini tetiklemesi, Batının kendisine yönelmesi muhtemel genel bir sömürge ayaklanması tehdidine karşı çift kutuplu bir dünya siyasetiyle, durumu Sovyetler Birliğinin dağılma tarihi olan 1990’lara kadar ertelenmiş olur.

Tam da bu dönemde gerek Osmanlı topraklarında, gerekse Rusya’da batının saldırılarına karşı durabilmek ve kaçırılan iktisadi ve teknolojik gelişmede arayı kapatabilmek amacıyla bir takım siyasal düşünce akımlarının ortaya çıktığı görülür.

Osmanlı topraklarında Osmanlıcılıktan, İslamcılığa ve Turancılığa, Rusya topraklarında Ortodoksluktan Slavcılığa, Doğuculuktan Avrasyacılığa kadar ortaya çıkan bir takım siyasi fikir hareketleri, Batı sömürgeciliği ve yayılmacılığına karşı ortak bir yol bulma çabalarını içerir.

Bu çabalardan olmak üzere, siyasi-felsefi derinlik açısından kayda değer fikir akımlarından Rusya’da Avrasyacılık, Osmanlı Türkiyesi’nde ise Turancılık düşüncesi ön plana çıkar.

Esasta Batı Avrupa ile büyük Asya anakarasını birbirinden ayıran beşeri-coğrafi bir farka dayanan ve gerek Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” gerekse Turan’dan mülhem “Turancılık”, siyasal düşünceler tarihinde Batılı değerler sistemiyle, inanç, kültür, evren algısı, eşyanın tabiatını kavrama ve anlamlandırma farklılığından doğan Doğulu/Asyalı bir dünya görüşü ve kavrayışının da adı olur.

I. Dünya savaşı arefesinde Batı’nın Türk ve Rus doğusuna yönelik saldırıları karşısında, kapsayıcı bir çıkış yolu bulmak amacıyla bir grup Rus entelektüeliyle, benzer biçimde Türk entetellektüelinin Doğucu jeopolitik bir tez olarak geliştirilmeye çalıştıkları klâsik Avrasyacılık ve Turancılık çabaları, bilindiği gibi Rusya’da 1917 Sovyet devrimiyle, Türkiye’de Kemalist devrimle tarihin arşivine kaldırılacaktır.

Britanya’nın dünya egemenliğini öngören “güneş batmayan” imparatorluğunun I. Dünya savaşı sonrası “Hayat Alanları” projesiyle, Cermen şövalyeliği II. Dünya savaşı sonunda saf dışı bırakılmıştır.

Bu süreç daha sonra Dünya hâkimiyeti teziyle ABD tarafından tartışmasız tek bir “dünya hâkimiyeti” adına akademik çalışmalarla desteklenerek siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri emperyal politika olarak dünya siyasetinde öne çıkmıştır.

Rusya’nın ikinci bir defa daha dağılma aşamasına girip, ABD ve müttefiki Batılı devletler tarafından yeniden pay kapma yarışına girdikleri 1990’larda, I. Dünya savaşı öncesinde olduğu gibi Rus entelektüelleri, bu paylaşım karşısında Rusya’yı parçalanmaktan muhafaza edebilmek için “klasik Avrasyacıların” temel tezlerinden yola çıkarak Avrasyacılığı yeniden yorumlamışlardır.

Zamanın şartlarına göre güncelleyerek, Atlantikçi ittifak karşısında “neo-Avrasyacılık” adıyla, Atlantikçi emperyalizmin ağır yaptırımlarına ve saldırılarına maruz kalan Doğulu memleketlerle müşterek bir ittifak arayışına (siyasal, ekonomik ve savunma işbirliği) gitmişlerdir. Bölgede kalıcı bir barışın tesisi yolunda Avrasyacılık tezi, yakın zaman uluslararası ilişkiler literatüründe yeniden yer almaya başlar.

Sistem değişikliğiyle birlikte, küresel emperyalizm karşısında oldukça ağır siyasi, iktisadi ve toplumsal darbeler alan Rusya, klasik Avrasyacılığın formunda yaptığı bazı tadilâtlarla, aynı isim altında 29 Mayıs 2014’te Rusya başta olmak üzere Belarus ve Kazakistan liderleri tarafından imzalanan; Avrasya Ekonomik İşbirliği Birliği (AEB) anlaşmasını devreye sokar.

Ardından Ermenistan ve Kırgızistan’ın da dâhil olmasıyla bu birlik, 2015’te resmen kurulmuş olur.

Bunu takip eden dönem içinde Rusya, Çin ve çevresiyle “Şangay Beşlisi” adında bölgesel bir başka işbirliği oluştururken, aynı zamanda hinterlandını korumak ve bu hinterlandın emniyetini sağlamak için yaptığı sürekli çağrılarla, “Neo- Avrasyacılık”ı tahkim etmeye çalışır.

Turan Neresi?

Türkiye’de özellikle SSCB’nin dağılmasını müteakip, maruz kaldığı Batılı baskılar karşısında yeniden bir parçalanma aşamasına geldiği günümüzde, bunalımdan çıkış yolu arayışları içinde bazı siyasilerin ve aydınların Rusya’nın yaptığı “Avrasyacılık” çağrısına kulak vermeye başladıkları gözlemlenmektedir.

Ancak bu çağrının dikkate alınması gereken bir çıkış yolu olabileceği iddiasına karşılık, bazı aydınlar da bunun milli mefkûre olarak idealize ettikleri “Türk Dünyası Birliği”nin bir başka adı olan “Turancılık”ı, Rusya lehine feda etmek anlamına geldiğini iddiasındadırlar.

Her şeyden önce söz konusu bu kavramlar üzerinden yapılan spekülasyonların tozunu kaldırmak, kanaatimizce tartışılan konunun anlaşılmasını da kolaylaştıracaktır: Yukarıda da ifade edildiği üzere, “Turancılık” da “Avrasyacılık” gibi I. Dünya savaşı öncesinin şartları altında jeo-politik bir tez olarak ortaya çıkmıştı. Ve bu tezin menşei; savaş öncesinde gerçekten bir var olma-yok olma tehdit ve tehlikesiyle karşı karşıya gelen Macarların, bir kurtuluş yolu olarak bozkır kavimlerinin (Türkler ve akraba topluluklar) Batıya karşı topyekun “birlik/blok” kurma projesine dayanıyordu. Bu birliğin esprisi, “milliyet veya ırk” esasına değil, kültür coğrafyasının şekillendirdiği bozkırlı, çoban, göçebe kavimlerin, geçmişte kurdukları büyük imparatorlukların kültürel irsiyet bağı esasına dayanıyordu.

Bu irsiyetin coğrafi konumu, kadim dönem kaynaklarında (Eski Ahit, Avesta metinleri, Şehname, vb.) aynen ifade edildiği gibi, Asya merkezli bozkır “Turan” coğrafyasıydı.

Macar entelektüel çevreleriyle, İttihat ve Terakki dönemi Türk entelektüel çevreleri arasında karşılıklı bir dizi ortak çalışma yapıldıysa da, I. Dünya savaşının patlamasıyla bu ilişki kopmuştur.

Savaşın yarattığı şartlardan dolayı Türkiye’ye gelen Rusya göçmeni aydınlar, mekâna dayalı bu tezi, bir müddet sonra milliyete dayalı “Türk Birliği” anlayışına ve bugünkü ifadesiyle “Türk Dünyası Birliği” söylemine dönüştürmüşlerdir.

Milli mücadele sonrası Türkiye Cumhuriyeti adıyla kurulan yeni devletin, kuruluş felsefesini belirleyen amiller çok daha başka tezlere yaslanınca, dönüşüme uğramış “Turan/cılık”tan söz etmek artık mümkün olmamıştır.

Bundan sonra kavram, neredeyse folklorik bir unsur olarak yine de Türklerin zihinlerinde yaşamaya devam edecektir. Günümüz Türkiyesi’nde ifade edilen ve edebiyatı yapılan “Turan/cılık”ın bu anlamda gerçeklikte hiçbir karşılığı yoktur.

Bütün bunlara rağmen biz yine de geçmişteki “gerçekliğinden” hareketle, klâsik Rus Avrasyacılığının kurucularından Kont Turbetsky’nin tespitiyle ifadelendirirsek; “Turan mekânı”, Orta Avrupa’dan, Tanrı dağlarına (Çin sınırı) kadar uzanan ve son Avrasyacı Gumilyev’in tespitiyle de bu mekân üzerinde hüküm-ferma olmuş “Büyük Bozkır Halkları”nı kapsamaktadır. Ne var ki bu mekân, Rusların/Slavların yaşaması ve Çarlık Rusyasına da mekânı olması hasebiyle, tarihsel olarak Turan ile Avrasya, Turancılık ile Avrasyacılık hem çakışma hem de çatışma alanı olmuştur.

Avrasyacılığa Türkler açısından bakıldığında “Turan/cılık” konusunda hemen hemen hiçbir akademik ve siyasi birikime sahip olunmadığı görülür. Diğer yandan İmparatorluğun (Osmanlı) çöküp dağılmasının acı hatıralarından kaçmanın yanı sıra Türk politikasındaki “yön”süzlük, bağımsız bir tez üretmekten ziyade, konjonktüre uygun hareket etmeyi gerektirdiğinden, Batıyla yaşanan gerilimler karşısında Rusya’nın çağrısına temayül gösterme öne çıkmaktadır.

Nitekim bu itkinin sebepleri hakkında Rus akademisyen ve politikacılar son derece meselenin farkında iken, memleketimizde vukufiyet sahibi birkaç kişi haricinde Avrasyacılık bilinmemektedir. Bildiğini iddia edenlerin de sadece makalesine, tezine yahut konuşma başlığına “Avrasya” kelimesini koyduğunda Avrasyacılık uzmanı olarak kabul edilmesi de işin bir başka trajik boyutudur.

Burada daha da önemlisi, Avrasyacılığa eğilim gösteren kimselerin ve çevrelerin, sanki böylesi bir birliğin tesisinde Rusya ve Türkiye’yi belirleyici iki temel aktör şeklinde görmek yanılgısı içinde olmalarıdır.

Oysa böylesi bir “birlik” içinde yer alması düşünülen veya isimleri telaffuz edilen İran, Ermenistan ve Çin, Türkiye ile ezeli ihtilaflar taşıyan ülkelerdir. Bu işin siyasal boyutudur.

Diğer yandan bu “birliğin” kimileri tarafından salt bir iktisadi birlik olarak görülmesi de söz konusudur. Avrasyacılığın siyasi mi yoksa iktisadi mi olduğu konusunda bir mutabakat sağlanamadığı da bilinen bir gerçekliktir.

Avrasyacılık Bir Çıkış Yolu mudur?

Özellikle Sovyetler Birliğinin çözülüşünden itibaren ülkemizin de içinde bulunduğu bölgede (Ortadoğu, Kafkasya ve İç Asya) ve tek kutuplu bir dünya inşa etme peşinde olan Atlantik ittifakının kaosa sürüklediği Doğu dünyasında kalıcı bir barışın tesisi için çaba göstermek elbette çok önemlidir.

Başlangıçta Rus entelektüelleri tarafından bir siyaset felsefesi olarak sunulan fakat Batı emperyalizminin Doğu dünyasına karşı saldırıya geçtiği günümüzde, Doğunun ve İslam dünyasının bu saldırılara karşı yekpare bir güç oluşturabilmek adına iktisadi, siyasi, stratejik ve savunma işbirliği arayışına doğru Avrasya anakarasında kalıcı bir barış projesine evrilmesi de önemlidir.

“Soğuk savaş” döneminden itibaren Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar gereği, müttefiki olduğu Batı ittifakı içinde yer alması ve halen Batı ittifakının resmi üyesi olması göz önüne alındığında, Avrasyacı ittifakla mesafeli oluşu yukarıda işaret edilen konjonktürel durumla alâkalıdır.

Ne var ki Atlantikçi ittifak, Sovyet sonrası dünyada yirmiden fazla devletin sınırlarını değiştirdiği gibi, merkezi coğrafyada bulunan on devleti daha çökerterek, parçalamaya yönelmiş durumdadır. Aynı ittifak, operasyon alanını kuzey Afrika’dan, Arap Ortadoğusuna, Asya ülkelerine ve en sonunda Türkiye’ye yönelterek, yeni Dünya haritası çizmek için çeşitli planlar üretmektedir. Paralı terör örgütlerini bölge ülkelerine yayarak, hemen hemen bütün Doğuyu daimi bir ateş kuşağına çevirmek için provokasyonlar düzenlemektedir.

Batı ittifakının bu provokasyon girişimlerine, Suriye sınırında Rus uçağının düşürülmesi ve 2016 yılının son günlerinde Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçisi Karlov’un bir suikast sonucu öldürülmesi örnek olarak verilebilir.

Böylesi bir aşamada “Avrasyacılık” tezi üzerinden barışın tesisi idealinin gerçekten kalıcı olabilmesi için söz konusu aday/aday adayı ülkelerin bazı ciddi kararlar alması gerekir.

Kendi ülkelerinde etkili çalışmalar yürüten düşünce kuruluşları başta olmak üzere, akademisyenlerin ve kültür/sanat kurumlarının karşılıklı işbirliğinin geliştirilmesi ve kamuoyunun hazırlanması bu kararların başında gelir.

Emperyal Atlantikçi ve işbirlikçi lobilere karşı ortak önleyici tezler geliştirilmesi ve daha sonra bunun tahakkuk ettirilmesi gerekir. Zira ister “Avrasyacılık” ister “Turancılık” üzerinden tesis edilecek büyük ölçekli böylesi bir “kıtasal barış”, aynı zamanda milli amaçların bazılarından tamamen vazgeçmeyi, bazılarından geri adım atmayı, bazılarındaysa ciddi bir ıslahata (reform) gitmeyi gerektirmektedir.

Nitekim yakın geçmişte Türkiye’nin lokomotif olacağı muhtemel bir Balkan paktını önlemek için AB’nin aceleyle Bulgaristan, Romanya gibi ülkeleri “birliğe” dâhil etmesinin şimdilerde ciddi bir problem oluşturduğu herkes tarafından bilinmektedir.

Kanaatimizce büyük ölçekli böylesi bir vizyon, gündelik popülizmin ötesinde uzun erimli kültürel, iktisadi, siyasi ve toplumsal çalışmaları gerektirir. Bu çalışmaların yeri de siyaset kürsüleri değil, akademilerin nitelikli ve özverili kürsüleri olacaktır.