Atatürk, Cumhuriyet ve TEOG

Duyguları özetleyecek ifade “Bunca yıllık çaba ve birikimin sonucu bu mu olmalıydı?” biçiminde özetlenebilir. Sahi gerçekten eğitimimizin içinde bulunduğu durumu nasıl açıklayabiliriz? Zira “Açıklamak anlamaya bağlıdır.” der Hilmi Ziya ÜLKEN.

Cumhuriyet, küllerinden yeniden doğan bir milletin ülküsü oldu. Atatürk, bu doğuşun önderliğini yaptı. Eğitim de bu ülkünün anlaşılması, benimsenmesi, yerleşmesi ve kalıcılığı için en önemli araçtı.

94. yılını kutladığımız bu büyük ülkünün ilk asrının sonlarına geliyoruz. Nerdeyse her cümlemizde Cumhuriyet’in 100. Yılı dile getiriliyor. Cumhuriyetin 100. Yılında ekonomi, Cumhuriyetin 100. Yılında kalkınma, Cumhuriyetin 100. Yılında ihracat, Cumhuriyetin 100. Yılında sinema, Cumhuriyetin 100. Yılında demokrasi, Cumhuriyetin 100. Yılında hukuk, Cumhuriyetin 100. Yılında gençlik, Cumhuriyetin 100. Yılında kentlerimiz… Ve elbette her bir önerme Cumhuriyetin 100. Yılında eğitime bağlanıyor.

Yüz Yıl Kaç Asır Eder?

Eğitim söz konusu olduğunda ise her birimizde, açıkça ya da gizliden gizliye bir yılgınlık, belirsizlik, umutsuzluk, çaresizlik, yorgunluk…

Nefesi yetenler hala bir şeyler söylemeye çalışıyorsa da şuramızda bir düğüm olduğunda herkes hem fikir. Özellikle öğretmenlerimiz ve okul yöneticilerimiz artık sözün bittiği yerde olduklarını düşünüyorlar. Veliler, medya, politikacılar -belki de zorunlu olarak- bir şeyler söylemeye hevesli olmak bakımından biraz daha öne çıkıyorlar.

Duyguları özetleyecek ifade “Bunca yıllık çaba ve birikimin sonucu bu mu olmalıydı?” biçiminde özetlenebilir. Sahi gerçekten eğitimimizin içinde bulunduğu durumu nasıl açıklayabiliriz? Zira “Açıklamak anlamaya bağlıdır.” der Hilmi Ziya ÜLKEN. Neler olup bittiğini anlayıp anlamadığımdan emin olamadığım için şahsen ben de bir açıklama getirmeye cesaret edemiyorum. Ancak aklımda dönüp dolaşan bazı düşünceleri paylaşmak isterim.

Homo Saphiens’ın hikayesinin kaç bin yıl öncesine dayandığını antropologlar tartışadursun, Türk’ün tarih sahnesine çıkışının üzerinden en az 40 asır, Mete Han’dan bu yana 20 asır, Türklerin İslam’la tanışmasının üzerinden en az 10 asır, son büyük devletimizin kuruluşundan bu yana 7 asır geçti. Türkiye Cumhuriyeti ise henüz ilk asrını tamamlamak üzere.

Tarih, insanın yapıp etmelerini anlamaya, açıklamaya ve anlatmaya çalışan bir bilim dalı olarak bize yardımcı olabilirse de sosyoloji ve siyaset bilimi de bunca yıllık tecrübenin bugünkü yaşamımıza nasıl etkileri olduğu üzerinde kafa yorarlar. Yaygın olarak kabul edilen bir iddia var ki o da bir asır, milletlerin, kültürlerin ve devletlerin tarihinde oldukça kısa bir zaman dilimidir. Bu süreçte kazanılan tecrübeler de henüz tam olarak yerine oturmamış birtakım denemelerden ibarettir.

Muasır Medeniyet Seviyesi

Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar, bir toplumu dönüştürmeye, yeniden inşa etmeye niyet ettiler. Toplumu ve düzeni yeni bazı değerler üzerinden tanımlamak gerektiğini düşündüler. Bu değerlerin en kapsamlı ifadesi “muasır medeniyet”ti. Muasır medeniyet, zamanın ruhudur. İnsanoğlunun o güne kadar elde ettiği maddi ve manevi birikim ve tecrübenin tamamıdır. Bu birikim, kimin, hangi coğrafyanın ya da hangi ideolojinin ürünü olduğundan bağımsız olarak insan onurunu yüceltip yüceltmediği sonucundan hareketle değerlendirilebilecek oldukça geniş bir yelpazeyi kapsar. Siyasi sınırlar, dini inançlar veya diğer ayrımlar bu tecrübenin değerini azaltmaz.

Cumhuriyet, kurduğu okul ile işte böyle bir yeniden inşa teşebbüsüne girişti. Hiç şüphesiz bu inşa hareketi, hiçbir değer ve tecrübenin olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmek istenseydi çok daha kolay olacaktı. Ancak binlerce yıllık birikimin yeniden yorumlanması ve dönüştürülmesi söz konusu olduğunda, bu hiç de kolay bir süreç değildi. Cumhuriyet değerleri, 94 yılın sonunda, acı tatlı, hatta çoğu zaman kahredici anılar ardından bugünkü konumuna geldi.

Cumhuriyet tarihi boyunca, bütün yöneticilerimizin, toplumu muasır medeniyet seviyesi üstüne çıkarma hedefini paylaşıyor olması da elbette büyük bir şanstı. Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Kenan Evren, Turgut Özal, Erdal İnönü, hatta Necmettin Erbakan bile aynı hedef için uğraştı. Aralarında büyük bir mücadele varmış gibi görünse de hiçbiri cumhuriyetin öngördüğü değerleri özü itibariyle tartışmadı. Tartışmanın özünde, Cumhuriyet’in değerlerinin hangi yöntemle daha hızlı ve ekonomik olarak yaygınlaştırılabileceğiyle ilgiliydi.

Ancak korkularımız bazen bizi öyle esir aldı ki darbelere kadar giden müdahalelerle süreci hızlandıracağımız yanılgısına düştük. Maalesef hızlanmadı. Bilakis yavaşladı, geriledi, duraksadı. Her seferinde yeniden başladık.

AK Parti iktidarı, Cumhuriyet değerleri ile geniş toplum kesimlerinin buluşması bakımından en etkili dönem oldu. Çeperde kalan kitlelerin kamusal hayatın merkezine girmesi, sanatta, ticarette, üretimde kendine yer bulması; siyasette temsil gücünü artırması ve nihayet devlet bürokrasisine yerleşmesi ve bunun sembolik ifadesi olan Atatürk ile barışma süreci, son 35 yılın, ağırlıklı olarak da son 15 yılın hikâyesidir.

100 Yıla Ramak Kala…

Toplumsal dönüşümün, gecikmeli de olsa kendini açıkça hissettirmeye başladığı bu dönemde eğitimin müfredat, ulusal sınavlar vb. bazı maddi konular üzerinden bu denli derinden tartışılması tesadüf değildir.

Toplumun kabuk değiştirdiği yüz yıllık serüvenin sonlarına doğru, Türk Eğitim Sistemi’nin, Cumhuriyet’i kuran iradenin yüklediği misyon ile yoluna devam etmesi artık mümkün olmadığı için bu tartışmalara şahit oluyoruz. Eğitim tartışması, toplumda var olduğu iddia edilen kutuplaşmaya atıf yaparak söylemek gerekirse, tek taraflı bir tartışma değildir. Neredeyse bütün kesimlerin, eğitimden beklentileri biçim değiştirmiştir.

Okuldan, öğretmenden, okul yönetiminden, müfredattan ve daha birçok detaydan neredeyse her kesimin açık memnuniyetsizlikleri vardır. Bu memnuniyetsizlikler, Atatürk ve Cumhuriyet değerleri ile ilgili de değildir.

Atatürk ve Cumhuriyet’in artık tartışılmasının gereksiz olduğu, bir gömlek üste çıkan bir toplumsal talebin karşılanması ile ilgilidir. Asıl mesele küreselleşmenin, bilgi toplumunun, çevre sorunlarının, kentleşmenin, insan haklarının, küresel ve bölgesel krizlerin zihinleri meşgul ettiği yeni bir dönemde, kendine özgü yeni sorunlara çözüm arayışlarının eğitim kurumundan beklentilerine yansımasıdır.

O ya da bu çevreden neredeyse bütün öğretmen, yönetici, veli ve öğrencilerin tamamının bir eğitim sisteminden şikâyetçi olması tesadüf müdür? Toplum topyekün izanını kaybetmiş olabilir mi? Ne var ki kurumlar ve yasalar yeni beklentilere uygun değildir. Okul, öğretmen, okul yönetimi, ders içerikleri vb. bilumum eğitim sistemine ilişkin kavramlara dair tanımlarımız eskimiştir.

Ya da daha doğru ifade etmek gerekirse Cumhuriyet’in kurulduğu günlerin ihtiyaçlarına göre şekillendiğinden bugünün ihtiyaçlarına cevap vermemektedir. Daha kötüsü, devleti de bu kurum ve yasalardan ibaret sanan bürokrasinin tutucu, yeni tehditlerle mücadeleden korkan tavırları, eğitim sistemini, toplumdaki dönüşüme ayak uydurmaktan uzaklaştırmaktadır.

Bugün eğitim konusunda serinkanlı bir değerlendirmeye ihtiyacımız var. Buna toplumun liderleri olan siyasetçilerin ön ayak olması doğal olanıdır. Ancak yine siyasi gerekçelerle bundan içtinap ettiğimiz sürece, Cumhuriyet’in değerlerini bir daha tartışmaya açmaya asla izin vermeyecek olan toplum, kendini dönüştürdüğü gibi eğitim sistemini de dönüştürmeyi başaracaktır.

Umulur ki siyasetçiler, basiretli davranırlar ve bu ülkeye ve millete sorumluluklarının bir gereği olarak bu değişime ön ayak olup hızlandırırlar.

Aksi takdirde, TEOG, YGS, LYS, müfredat gibi yüzeysel konular üzerinden tartışarak ne eğitim sistemini yeni ihtiyaçlara uyarlayabiliriz ne de geniş kitleleri, elverişli politikalar ürettiğimize ikna edebiliriz.

Cevap Yazın