Türk-Amerikan İlişkilerinde Zor Dönemeç

Türkiye’nin son dönemde ABD’den istediği iki önemli şey var: Gülen’in iadesi ve PKK’yla mücadelede tam destek. Ancak her iki konuda da ABD’den istediğini tam olarak alamadı. Bu aşamada iki ülke hükümetlerinin de ilişkilerde daha dikkatli ve sabırlı olması zorunluluğu bulunmaktadır.

Kurtuluş Savaşı’na niteliğini kazandıran unsur, son Osmanlı Meclisi’nin son faaliyeti kabul ettiği Misak-ı Millî kararı çerçevesinde, hiçbir ülkenin mandasına, o tarihte çok moda konumdaki bir büyük kuvvetin, İngiltere’nin, Fransa’nın veya Amerika Birleşik Devletleri’nin “koruması” altına girmeden “bağımsız olma” fikriydi. Buna Mustafa Kemal ve arkadaşları “istiklal-i tam” adını verdiler.

Tam bağımsızlık sağlandıktan sonra, artık hiç bir ülke ile dostluğa veya ittifaka sınır getirmeye gerek kalmadı. Çünkü Türkiye artık bütün uluslararası ittifaklara, ikili veya çok taraflı bağlantılara rahatça girebilirdi. Ve Türkiye, uluslararası camianın, Atatürk’ün deyimi ile “milletler topluluğunun” eşit bir üyesi olmuştu. Bu bağımsızlığın korunması için de tek şart vardı: Ekonomik bağımsızlığın elde edilmesi. Türk ekonomisi, Cumhuriyet tarihinin en değerli ve şaşırtıcı başarısını, 2002’den itibaren, diğer bir ifadeyle AK Parti’nin 15 yıldır süregelen kesintisiz iktidarında yakaladı.

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 94’üncü kuruluş yıldönümü kutlanırken, aradan geçen zaman diliminde Türkiye sosyal ve ekonomik yönden büyük ilerleme kaydetti. Bu süreçte nüfus 6 kat artarken, milli gelir dolar bazında bin 274 kat artış gösterdi.

Cumhuriyetin kuruluş dönemiyle birlikte yatırım hamlesi başlatılırken, sanayileşmeye ilk etapta devlet öncülük etti. Hemen ardından özel sektör devlet desteğiyle, yatırımlarını hızlandırırken, 1980’li yıllardan itibaren uygulanan teşvik sistemiyle birlikte, yerli yabancı sermaye ortadan kalktı ve çok sayıda küresel şirket, yatırım için Türkiye’yi tercih etti. Sanayileşme süreci, belirli kriz dönemlerinde kesintiye uğrasa da günümüzde Türkiye, nesnelerin interneti olarak adlandırılan Sanayi 4.0’ı tartışır noktaya geldi. “Arz yönlü iktisadın babası” olarak tanınan ABD’li ekonomist Arthur Laffer, 15 Temmuz 2016’da FETÖ/PDY’nin (Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) darbe girişiminin ardından, yaşananlara rağmen Türk ekonomisinin durumunu çok parlak gördüğünü ve ABD ekonomisinin kötü yönetildiğini söyleyerek Türkiye’nin görünümünü kaygı verici bulmadığını vurguladı.

Merkezi ABD olan Therichest’in yaptığı araştırma, giderek güçlenen Türkiye’nin, ekonomik bağımsızlığını yakalamış olmasının küresel güç merkezlerini ne denli tedirgin ettiğini, bu nedenle de kullanabilecekleri her türlü araçla ülkeyi zayıf düşürmeye çabaladıklarını çarpıcı biçimde ortaya koydu. Therichest’in Eylül 2017’de yaptığı araştırmada, 2050 yılının en zengin ülkeleri sıralandı. Türkiye 12’inci sırada yer aldı. Rapordaki tahminde 2050 yılında Türkiye’nin 2.15 trilyon dolarla, Rusya’yı geride bırakacağı belirtildi.

Değerlendirmeleri daha somut verilerle ortaya koyalım; Türkiye’nin 1960 darbesiyle başlayan Uluslararası Para Fonu (IMF) bağımlılığı Mayıs 2013’te sona erdi. IMF Ağustos 2017 sonuna gelindiğinde tartışmasız önemde bir veri açıkladı ve satın alma gücü değer eşitliği (paritesi) ile Türkiye’de kişi başına milli gelirin 25 bin doların üzerine çıktığını kayda geçirdi. Bu rakamla Türkiye, dünyanın 13. büyük ekonomisi oldu. Kişi başı gelir 2002-2016 döneminde 3 bin 500 dolar mertebesinden 11 bin dolara yaklaştı. Milli gelir, bunca iç ve dış saldırıya rağmen 2002’de 230 milyar dolarken, 2016’da 860 milyar dolara yükseldi. Türk ekonomisi 2002-2016 döneminde yıllık ortalama 5,7 büyüdü.

Uluslararası konularda önde gelen uzmanlardan olan ve Türk-Amerikan ilişkileri analizlerinde öne çıkan Prof. Dr. Fuat Keyman’ın dediği gibi, Türkiye, ekonomik, siyasi, dış politika, kentleşme gibi birçok alanda büyük bir dönüşüm süreci yaşarken, “bölgesel güç-kilit konumda aktör ülke” konumuna gelmişti. Bu görünümüyle dış politikada hiç olmadık kadar yumuşak ve sert gücü hayata geçirebilir hale gelmişti. Küresel dünyanın önemli aktörlerinden biri olan Türkiye, etki alanının genişlemesiyle Avrupa ülkeleri; “Batı ve Gerisi” tartışmasının önemli referans noktası, ekonomik dinamizmi, dış politikada yumuşak ve sert gücü birlikte uygulamaya sokabilen, böylece “ahlaki realizm”i yapabilen bölgesel güç-kilit aktör.

Peki bu güvenli ve istikrarlı tablo kimleri rahatsız ediyordu?

Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)